E-mail adresiniz: Şifreniz: Beni hatırla   » Yeni üye olmak istiyorum » Şifremi unuttum

SARMAŞIK (AŞK)



Aşka inanıp inanmamak kişinin kendi tercihidir. Ancak insanlar bu duyguyu, ilginç bir bitkinin isminden esinlenerek isimlendirmişler: ‘‘Sarmaşık’’ Etrafını sardığı ağacı ya da duvarın yüzeyini kaplayan sarmaşık onun görebildiği ve hissedebildiği tek varlıktır. İçine girdiği insan belliğini tamamen kaplayan ondan başka bir şey hissetmeyen, başka bir şey görüp algılamayan insanın bu haliyle sarmaşığın dolandığı ağaç arasındaki benzerliği gören gönül erleri aşkı sarmaşık ile tarif etmişlerdir. Aşka duçar olan bir kişinin başka bir güzel görmesi, başka bir şey hissetmesi mümkün müdür! Aşk girdi mi gönüle, akıl ve mantık ayrılır artık oradan. Aşkın bedeli de budur: Aklını veren âşık, aşkını satın alır. Eline, koluna, ayağına, haline, hareketine, yaptıklarına, yapacaklarına velhasıl ruhuna, bedenine, bütün hareketine; içinde yanan ateş, patlayan volkan halini alan o cismi küçük, hükmü büyük, görünüşte et parçası, aslında coşkun bir derya umman halini alan kalbi hükmeder olur. Volkan da ne güzel yakışır aşıkın halini anlatmaya. Gece gündüz yanan, fokur fokur kaynayan, için için eriyen, içindekini hiç kimse bilmeyen, başını semaya kaldırmış bir yüce haldir. Aşıkın içindeki volkanı yakan çırağ; bir ahu göz, bir mah-ı yüz, bir endam bir bakıştır. Sevgilinin bir haline bütün ruhunu kaptıran âşıkın, baktığı yerde gördüğü, işittiği sözde duyduğu, dokunduğu yerde hissettiği hep O’dur. Baktığı yerde hep onu görür, duyduğu her söz onu anlatır, dokunduğu her şey onu hatırlatır. Artık hayatına ondan başka bir şeyin girmesi, başka bir şeyi hissetmesi imkânsız bir hal almıştır.

Sarmaşığın beslenmesi büyüyüp gelişmesi, kuruyup ölmemesi için suya, gıdaya ihtiyacı olduğu gibi aşkı da besleyen, büyütüp yücelten; ayrılık, hasret, sevgiliye duyulan sonsuz özlemdir. Âşık sevgiliye kavuşabilmenin hayaliyle yaşar, hasretiyle yanar, her an özlemini duyar. Aşk bir imkânsızlıktır, kavuşmanın önündeki engeller sevgiliyle arasındaki imkânsızlık aşkı büyütür büyütür, dillere destan yapar. Aşkının imkânsızlığını bildiği halde gönül ondan asla vazgeçmez. Artık akıl ona hükmetmediği için delicesine, çılgıncasına bir mecnun misali onun için her şeyi göze alır, her çılgınlığı yapabilir. Mecnun Leylasına kavuşamayınca kendisini çöllere vurmuş; baktığı her yerde onu hayal etmiş, duyduğu her sesi ondan bilmiş, kurtla, kuşla, çakalla arkadaşlık etmiş sevdasını, Leylasını onlara anlatmıştır. Ferhat Şirine kavuşma hayaliyle; geçit vermeyen dağları tek başına delmeye kalkışmış, hiçbir şey yapamamaktansa dağı delmeye kalkışmak ona kavuşabilme ümidini yaşatmıştır.

Aşk her zaman acı, üzüntü, sıkıntı verse de âşık ondan hissettiği haz için atar kendini azap girdabına. Bir pervane misali döner durur etrafında. Her dönüşünde biraz daha daraltır ateş ile arasındaki mesafeyi. Sonunda ateşe değince canı yanan pervane, bir an geri çekilir duyduğu ilk yakıcı acının şaşkınlığıyla. Sonra daha kararlı bir şekilde tekrar dönmeye başlar, her seferinde daha iştahlı bir şekilde ateşe yaklaşır ve sonunda ateşin içinde yanarak kaybolur. Pervanenin bu halini seyreden Kani Efendi birden ayaklanır, bir ay önce gördüğü görüp de bir daha aklından çıkaramadığı, gecesini gündüzünü dolduran, Rum Papazının kızına olan aşkı için. Pervanenin ateşe karşı olan bu cesareti, kendisine ilham vermiştir. Varır gece yarısı Papazın evine ve kendisini evin kapısına zincirleyerek kapıyı yumruklamaya başlar. Gürültüye uyanıp kapıya koşan Papaz ve ev halkı kapıya zincirlenmiş sakallarına hafiften kır düşmüş kırk yaşlarında bir adam görünce hayrete düşerler. Gecenin bu saatinde kim zincirle bağlayıp da gitmiştir bu adamı kapıya! Önce ev halkından kimse olanlara bir anlam verememiştir ama ilk gördüğünde kendisiyle konuşmaya çalışan Kani Efendiyi hatırlayan kız durumu bir az anlamıştır.

Kani efendi zincirlere bağlı halde yana yakıla halini, kızına duyduğu büyük aşkı anlatmaya çalışır. İçinde yanan, yanıp ta kendini kavuran ateşi; mürekkep yalamış dili, şair gönlüyle ifadeye uğraşır. Sonunda Allah’ın emri her iki peygamberimizin kavli ile kızını senden istiyorum der. Papazın ve ev halkının şaşkınlığı bir kat daha artar. Hiç tanımadığı biri gece yarısı kapısına zincirlenmiş bir adam, güzeller güzeli kızını istemektedir. Üstelik karşısındaki adam; kırk yaşlarında başka dine mensup bir yabancıdır. Kani Efendinin bu hali Papazı ikna etmez; daha on sekizindeki kızını üstelik Hıristiyan olmayan birine vermeye yanaşmaz. Biçare Kani Efendi, cebinden ana yadigârı kolyeyi çıkararak koparıp inci tanelerini kızın olduğu tarafa doğru bahçe içine savurur.

Derdini kimseler açamamış olan Kani Efendinin hali bu olaydan sonra herkesin malumu olmaya, herkes tarafından Papazın kızına olan aşkı konuşulmaya başlanır. Bu duruma dayanamayan Papaz, bir gün Kani Efendiyi çağırır ve kızını kendisine vereceğini söyler ancak bir şartı vardır. Dinini değiştirecek, vaftiz edilip Hıristiyan olacaktır. Aşkı ile dini arasında kalan Kani Efendi bir süre bocalasa da, o ünlü sözünü söyler: ‘‘Yapma be Papaz Efendi, kırk yıllık Kani olur mu Yani?’’

Sevgilisine kavuşamayan Kani Efendi, acaba dinini değiştirseydi mutlu olabilir miydi, görünüşte Hıristiyan olan birini sevgilisi kabul eder miydi? Belki daha sonra onu da Müslümanlığa ikna edebilir miydi, diye düşünmekten kendini alamaz. Kani Efendi sevdiğine kavuşamaz ama aşkını ömür boyunca içinde taşıyıp yaşatacaktır. Ona bir gün, yanan gönlünden süzülen sevgi damlarını kaleminin mürekkebine katıp bir mektup yazar. Kani Efendinin ısrarcı samimi halinden kız da etkilenmiş onu sevmeye başlamıştır. Aldığı mektuba karşılık, saçına sardığı bir inci tanesini yarı Rumca yarı Türkçe bir name ile Kani efendiye gönderir. Aldığı mektubun sonsuz sevincini şiire dökerek sevdiğine tekrar iletir. Sevdiği aldığı her mektuba saçına bağladığı bir inci tanesi gönderir, Kani Efendi de aldığı her sevgili saçına bağlı inci tanesine, içindeki duyguları şiire dökerek karşılık verir. Bir gece Rum kızı sessizce evinden ayrılıp Kani Efendinin yanına gelir. Karşısında sevdiği kızı görünce yüreğinin kanatlanıp uçacağını zanneder Kani Efendi. Heyecanla titreyen kalbinin çarpıntısını dindirmeye çalışarak evine buyur eder eşsiz misafirini. Uzun uzun, doymak bilmeyen bir arzuyla bakar yüzünün güzelliğine. Nice vakit sonra; bir kalem, bir kılıç, ekmek, tuz ile iki kutsal kitabı getirip koyar masanın üzerine. İki sevgili el ele tutuşarak söz verirler, yemin ederler kavuşamasalar da birbirlerini ömür boyu seveceklerine. Bu el ele tutuşabildikleri, birbirlerine dokunabildikleri ilk ve son gecedir, bir daha bir araya gelemez sevgililer.

Otuz dokuz tane inci tanesi alan Kani Efendinin beklediği kırkıncı ve en büyüğü olan inci tanesi bir türlü gelmez. Yazmış olduğu kırkıncı şiirini de gönderemeyip aldığı sevgili saçına bağlı inci taneleriyle birlikte göğsünde saklar. Bir süre sonra sevdiğinden haber alamaz olur. Kızının bu durumuna son vermek isteyen Papaz onu Kani Efendinin öğrenemediği bir yere göndermiştir. Artık sevgilisinin saçına bağladığı inci tanelerini koklayıp okşayarak teselli aramakta, onun hayaliyle yaşamaya çalışmaktadır.

Aradan yirmi yıl geçmiştir. Hükümetin gadrine uğrayan Kani Efendi, gemiye bindirilen suçlularla birlikte sürgüne gönderilir. Yanaşmakta olan gemiyi gören ada halkı merakla rıhtıma toplanmaya başlar. Gemi yaklaştıkça kalabalıkta artar. Aralarında orta yaşlı, sahile yakın manastırda rahibelik yapan bir kadında vardır. İçinde garip bir duygu ve heyecan hissederek izlemektedir gemiden inenleri. İşledikleri suçlar nedeniyle elleri zincirle vurulmuş, kimilerinin de kaçmasını önlemek için ayaklarına bağlanmış ağırlıkları ellerinde taşıyarak yürüdükleri görür. Gemiden inenler azaldıkça kalabalık yavaş yavaş dağılır. Yılların verdiği yorgunluğu yüzünde taşımaya başlayan rahibe, ayrılmadan sonuna kadar bekleyecektir. Belki içlerinden yaralı, yardıma muhtaç birisi olursa diye; rahibeliğin getirdiği insanlara yardım etme hisleriyle. İşledikleri suçların cezalarını çekmek üzere prangalanmış yüzleri sert, dünyaya kızgın bakan bu insanların ardından artık hayatının son demlerine varmış, saçı sakalı ağarmış, altmış yaşını aşmış bir adam görür. Birden gözleri buğulanır, yıllar öncesine gider hafızası. Hemen anlar, evet odur; Ona verdiği sözü tutmak başkasıyla evlenmemek için manastıra kapanıp uğruna rahibe olduğu Kani Efendi.

Yaşlı adamda yanına gelip onu fark edince birden ayakları boşanır yere düşer, zangır zangır titremeye başlar. Çevredekiler koşup yetişirler. Kollarından tutarak kaldırdıklarında hemen yanlarına gider, hastayı görevli olduğu yakındaki manastıra götürmelerini ister. Bir odaya yatırılan yaşlı adama çevresindekiler tarafından ne kadar müdahalede bulunulsa da kendine gelip gözlerini açamaz. Manastır görevlisi olduğunu hastaya kendisinin bakabileceğini gerekirse uyanana kadar yanında kalabileceğini söyleyerek yanındakileri uzaklaştırır rahibe. Odada kimse kalmayınca yanına oturur başını dizlerine koyarak aşkını, birbirlerine verdikleri sözü ve onsuz geçen günlerini düşünmeye başlar. Bu soğuk kış gününde üşümemesi için odada bulunan birkaç tahta parçasını daha sonra da yanabilecek ne varsa ocağa atar. Bir şey kalmayınca sevdiği adamın üzerine kapaklanır ve kendi vücut ısısı ile onu soğuktan korumaya çalışır. Sabah yaklaşıp ortalık henüz aydınlanmamışken Kani Efendi kendine gelmeye başlayınca üzerinde yıllardır kendisine kavuşma hayaliyle yaşadığı kadının soğuktan donmak üzere olan bedenini hisseder. Boynunda gümüş zincire bağlı inci tanesini fark edince yıllarca koynunda taşıdığı kırkıncı şiirinin karşılığı olan o en büyük taneyi sakladığı anlar. Niçin bana göndermedin onu diye sorar sevgiliye. O zaman seni kaybederdim der zorlukla aldığı nefesi, son takatiyle. Doğrulup içinde bulunduğu çaresizliğin ızdırabıyla bağırmaya sesini birilerine duyurarak yardım istemeye çalışır. Ancak yardımına kimse gelmez. Yılların hasreti ve yorgunluğuyla sararan yüzüne bakarken o son nefesini kucağında verir.

Bu olaydan sonra iki yıl daha kalan Kani Efendi, adanın yüksekçe bir yerinde etrafı çiçeklerle dolu bir mezara sevdiğini bırakarak oradan ayrılır. Bundan sonra Kani Efendi fazla yaşamaz ama adada bıraktığı sevgilisinin mezarı; genç kız, erkek ve sevgililer tarafından ziyaret edilip bu büyük aşkın imrenerek birbirlerine anlatıldığı kutsal bir yer haline getirilir.

Kani Efendi sevgilisine kavuşur yıllar sonra. Ama; gecesi, günü, her anı sevgili hasretiyle yanan kalbi, onun arzusuyla dolan bedeni, onun ismini anmaktan usanmayan dili, onun için sayısız şiirler yazan eli bu karşılaşmaya dayanamamış, tutan dizler titremeye, konuşan dili inlemeye başlamış, bedeni vuslatın ağırlığını kaldıramayarak bir pelte gibi yığılmıştı. Yıllar boyu sevgiliyi hayal edip ona kavuşmanın yükünü kaldırmak pek kolay olmasa gerek. Sevgiliden ayrı sadece onun hayaliyle beraber yaşayan aşık gönlünde onu yüceltir erişilmez yerlere koyar. Sevgilinin her hali, her şeyi güzel hoş gelir. Yüzü, gözü, saçı, hali, tavrı eşsizdir, her şeyine severek yüksünmeden katlanır. Ondan gelen zehir olsa, içerken bal tadı alır. Mecnun Leyla için çılgın olup aşkı dilden dile dolaşmaya başlayınca Hükümdar da merak eder Leylayı. Bu nasıl bir kadındır ki, bir erkeği bu hale koymuştur. Diğer kadınlardan ayrı nasıl bir fevkaladelik vardır kendisindeki aklını alıp çöllere düşürüyor, kurda kuşa yaren ediyor kişiyi. Boyunda posunda mıdır? Yüzünde gözünde midir? Halinde edasında mıdır? Nedir bundaki güzellik. Merakını yenemeyip getirtir sonunda Leyla’yı sarayına. Bakar; kara kaşlı, kara gözlü, koyu tenli bir kadın. Hiçbir başkalık bulamaz gördüğü diğer kadınlardan. Bu mu düşürmüştür o meşhur Mencnunu çöllere de aşkını dillere pelesenk etmiştir! Düşüncesini belli eder bir edayla sorar: ‘‘Sende ne buldu da düştü çöller Mecnun böyle.’’ Leyla hükümdarın tavrını anlamıştı. ‘‘Bana bakan Mecnunun gözleriydi, bir de ona sorun bende ne gördüğünü der.’’ Sorsaydı eğer anlatmakla bitiremezdi Leylada gördüklerini Mecnun. Ondaki güzelliği görebilmek için Mecnun olmak onun gözüyle görmek gerek Leylasını.


İSMAİL SAFA (İsmail karataş) tarafından 29.01.2010 00:46:46 tarihinde eklendi ve 73 gösterildi.

SARMAŞIK (AŞK) isimli esere henüz yorum yazılmamış.

Esere ait bilgiler:

Kayıt tarihi:
29.01.2010

Okunma:
73

Yazara ait bilgiler:

İSMAİL SAFA

(İsmail karataş)
• Profili

 

© 2008-2009 Yazarlar Topluluğu | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir.