E-mail adresiniz: Şifreniz: Beni hatırla   » Yeni üye olmak istiyorum » Şifremi unuttum

Yediger



Deniz Karakurt'un "Elma" adlı kitabından alıntıdır.

YEDİGER

Sargun Emmi, oturduğu sedirin üzerinde, bacağını bir diğerinin altına katlayarak toparlandı, çevresindekilere bir göz attı. Bugün köy odasındaydılar ve civar köylerden iki korucu da konuklarıydı; adamlar öyle yorgundular ki, oturdukları yerde uyuyorlardı. Arada bir önlerine düşen kafalarını tekrar kaldırıyorlardı. Odadaki köylülerden birisi, tarlasına musallat olan bir köstebekten yakınıyordu. Toprağın altından açtığı tünellerden ilerleyip bitkileri kemirip bitiriyor, kurutuyordu ama kendisi bir şey yapamıyordu bu kör hayvana karşı.

Odanın ortasında duran bakır mangalın üzerindeki bir cezvede kahve pişiyordu, mangalın sivri tepeli kapağıysa yerde yanında duruyordu. Kahveyi pişiren çocuk;

– Bu kahve yalnız Sargun Emmi’ye ama iki üç fincan daha çıkar belki, isteyene veririm. Ama ondan gayrı yok, dedi.

Biraz sonra Koca Sargun kahvesini yudumladıktan sonra;

– İsterseniz bugün bir değişiklik olsun, farklı bir şey anlatayım sizlere önce, dedi.

*

İki kardeş karşıda görünen varsıl obanın süslü çadırlarına hayranlıkla bakarak oraya doğru yürürlerken obanın içerisinden yanan ateşlerin dumanları yükseliyordu. Sağa sola gidip gelen, çalışan insanlar, iş gören kadınlar, oynayan çocuklar görünüyordu. Çadırlar çok geniş bir alana yayılmıştı. Yakınlarda, başlarındaki sığırtmaçların güttüğü bir büyükbaş hayvan sürüsünden sesler duyuluyordu ara sıra, ama yılkıyı göremiyorlardı etrafta.

Kardeşler çadırların arasından geçerek en büyüğünün olduğu tarafa çevirdiler yönlerini. Yan yana yürürlerken de, çevreyi dikkatle inceliyorlardı. Çadırın önüne vardıklarında girişin üzerinden öne doğru uzanan sayvanın altında oturan oba beyini gördüler, yerdeki saman dolu kilim yastıkların üzerinde oturuyordu. Yanında bellerindeki hançerleri ışıldayan birkaç adamı kendisini bekliyorlardı. Giyimleri kuşamları yerlerinde bu iki genç esenlik dileyip, beyle görüşmek istediklerini söylediklerinde yanındaki adamlar tarafından buyur edilip içeriye alındılar. Bey de sayvandaki yerinden kalkıp onlarla birlikte çadırın içine girdi. Söze güler yüzlü bey başladı;

– Deyin hele ağalar ne görüşmek istersiniz? dedikten sonra yanındaki adamlardan birisine dönerek; “Söyleyin de ayran getirsinler,” diye devam etti.

Asık suratlı denecek kadar çok ciddi duran genç dışarıya çıkarak sağ tarafa dönüp arkaya dolandı, çadırın dışından ayak sesleri duyuluyordu. Ortasında, üzerine hayvan figürleri işlenmiş bir direk bulunan çadırın içerisine renkli ve bakışımlı şekillerle dokunmuş kilimler serilmişti. İçeride bir buhurdanlıktan kaynayan tütsünün kokusu insanın ciğerlerine kadar işliyordu. Söze adete uygun olarak büyük kardeş girdi;

– Bize at lazım; iyisinden iki aygırla, birkaç tane de kısrak. Siz de at bulunabileceğini düşünerek geldik buraya.

– Biz de at çok, satarız elbet, dedi bey.

– Yalnız, bugün atları görür beğeniriz, yarında size altın mı isterseniz, akça mı istersiniz bedelini getiririz, hayvanları da alır gideriz. Malum, üzerimizde o kadar parayı taşıyamıyoruz.

– Hay hay, size nasıl uygun düşerse… Ama en fazla üç dört gün daha buralardayız, sonra obayı toplayıp, çadırlarımızı söküp yola çıkacağız.

– Yok biz o kadar uzatmayız, hemen yarın hallederiz.

Kısa bir sessizlik oldu, o arada küçük kardeşi büyüğünün gözüne baktı; o da tamam, der gibisinden başını salladıktan sonra;

– Bize müsaade, kalkalım artık, dedi.

– Müsaade sizin ama ayranlarınızı için de öyle kalkarsınız, böyle kuru kuruya ağırlamak olmaz konuğu.

Kardeşler birbirlerine bakıp; “olur,” der gibisinden başlarını sallayarak onayladılar. Biraz daha bekledikten sonra içeriye iki kız girdi. Birisinin elinde testi vardı, diğeri ise tepsiyle bardakları getirmişti. Kızlar içeriye girerken kafasını hafifçe kaldırıp bakan ağabey çarpılmışa döndü. Ama başını yeniden beyden tarafa çevirdi. Elinde testi olan kız bardaklara ayran doldurdu, diğeri ise konuklara uzattı; ayranı almak için kafasını kaldırdığında küçük kardeşi de beyninden vurulmuştu. Birbirinin tıpatıp aynısı iki kız karşılarındaydı ve gözlerine dünyanın, hatta gelmiş geçmiş çağların en güzel kızları orada duruyormuş gibi geliyordu ikisine de.

Anaları arka çadırdaki hizmetçileri su getirmeye yollamış olduğundan, gönderecek kimseyi bulamamış, o yüzden de yaptığı ayranı kızlarının eline tutuşturup çadıra salmıştı ikisini de; bugün obada öyle çok iş vardı ki, kimse hiç bir şeye yetişemiyordu.

Kızlar birbirlerine öyle çok benziyorlardı ki, şaşkınlıkları yüzlerine vurmuştu kardeşlerin. Durumu anlayan bey yine gülümseyerek;

– Niye bu kadar şaşırdınız, ikizler işte, dedi. “Kızlarım…” diye ekledi.

İki kardeş de, testinin dibini bulana kadar kızlara ayran doldurtup içtiler. İkizler de birbirlerine bakıp gülümsüyorlar, arada sırada babalarını kontrol ediyorlardı gözlerinin ucuyla. Arada kızlara bakıyorlardı. Ama artık oturma bahaneleri olan ayranın sonuna geldiklerinde mecburen izin isteyip kalktılar. Yarın geleceklerini söyleyerek ayrılıyorlardı ki, bey;

– Ee, atları görecektiniz hani, dedi.

Atı falan düşünecek halleri kalmamıştı, kafalarının içi boşalmıştı sanki. Bey’in yanlarına taktığı bir adamla birlikte giderek, etrafı eğreti çitlerle çevrilmiş olan bir alanın içindeki atlara baktılar. Geri dönerlerken büyük kardeş, bulaşıkları yıkadıktan sonra dönmekte olan kızların, ellerindeki testiyle bardakları mutfak çadırına bıraktıktan sonra girdikleri, kendi çadırlarını gördü. Yanlarındaki gençle esenleştikten sonra obadan ayrıldılar.

Kardeşler yola çıktıklarında ikisi de, kendi içlerinde yine kendileriyle konuşarak, yürüdüklerinin bile farkında olmayarak ilerliyorlardı; ayakları yürüyordu ama kafaları başka bir yerde duruyordu. Aşık olmuşlardı. Hangisi hangisine aşık olmuştu, birini diğerinden nasıl ayırt edebilirlerdi, dışarıdan bakan birisi anlayamazdı, çünkü iki kız birbirinin tıpatıp aynısıydı. Ama aşık olan gönül, maşukunu buluyordu, mıknatıs gibi etkisine kapılıp çekilerek ulaşıyordğ ona. Suskunluğu bozan küçük kardeş oldu;

– Atlar ne olacak? Çalacak mıyız?

Ağabeyi uzun bir süre suskun kalarak, bayağı bir düşündükten sonra konuştu ama verdiği yanıt sorulmamış olan başka bir soruya aitti;

– Ben o kızı kaçıracağım.

– Hangisini? dedi kardeşi telaşla, yoksa kendisininkine mi göz koymuştu ağabeyi diye korkuyordu.

– Ne bileyim hangisini?... Biraz sustuktan sonra devam etti; “Elinde testi olanı…”

Ağabeyine belli etmeden, içinden derin bir oh çeken kardeşi;

– O zaman be de ötekini kaçırırım, dedi.

Yine suskunluk denizine dalarak, bir müddet daha gittiler. Büyük olan;

– Sen de az değilsin, dedi gülümseyerek.

Gülümsemişti ama kafasının içinde bin türlü soru uçuşuyordu şu an. Kendisinden çok da farklı bir durumda olmayan kardeşi de aynı şekilde biraz da zoraki gülümsedikten sonra;

– Başaramazsak?... dedi; “Acaba istesek vermezler mi?”

– Doğru diyorsun, verirler. Gidince de deriz ki, biz bu yörenin en ünlü at hırsızlarıyız.

Kardeşi boynunu düşürüp başını önüne eğdi, hırsızlığından ömrü boyunca ilk kez utanç duyuyordu; daha önce hiç sorgulamamıştı bile yaptığı şeyi. Ağabeyi biraz önce sorduğu sorunun yanıtını gecikmeli olarak verdi;

– Çalacağız tabi atları. (…) Onları çalarken kızları da kaçırırız. Her şey olacağına varır.

– Ya kızların bizde gönlü yoksa… Gönülsüz olmaz.

– Niye olmasın, sanki babalarının kendilerini vereceği başka bir adama gönülleriyle varacaklar. Hem görmedin mi, bize nasıl baktıklarını?

Akşamüzeri diğer kardeşleriyle birlikte, yola bakan tepenin ardındaki küçük bir inin girişinde oturmuş planlarını yapıyorlardı. Bu kovukta kendilerini bekleyen öteki kardeşleriyle birlikte toplam yedi kişiydiler. Obaya beyin yanına gidenlerin birisi en küçüğün bir büyüğüydü, diğeri de onun iki büyüğü. Tartışmalardan sonra varabildikleri tek nokta, anlaşabildikleri tek husus şuydu; atların ve kızların yerini biliyorlardı, gözleri kararmış iki aşık kızları kaçırırken, diğerleri de atları çalacaktı. Nasıl yaklaşacak, nöbetçileri nasıl atlatacak, nasıl kaçacaklardı hiçbir fikirleri yoktu.

O gece yedi kardeş sessizce obanın içerisine süzüldüler, artık uzmanlık alanları haline gelmiş olan bu işi yıllardır yapmanın verdiği rahatlıkla hareket ediyorlardı. Tüm nöbetçilerin yerlerini tespit ederek, aynı anda ve görünmeden davranıyorlardı. Çadırların arasından çıt çıkarmadan bir gölge gibi kayıyor, en ufak bir kıpırtıda, herhangi bir küşüm verecek belirtide karanlıkların içine girerek kayboluyorlardı. Biraz sonra kardeşlerden beşi atların olduğu tarafa giderlerken diğer ikisi de kızların çadırına vardılar, çevreyi kollayarak çadırın arka tabanının kumaşını kaldırarak içeri girdiler. Herhangi bir şüphe uyandırmaması için, girişteki kapı yerine kullanılan kalın bezi hiç zorlamamışlardı.

İçeride yalnızca kızlar vardı, bu işlerini daha da kolaylaştıracaktı. İkizlerden hangisinin kendi müstakbel yavuklusu olacağını bir bakışta anlamışlardı ikisi de hiç karıştırmadan. Birlikte kızların başlarında çömelmiş bir vaziyetteyken ellerini aynı anda ikizlerin ağızlarına kapayarak, ikisini de uyandırdılar. Ağızları kapalıyken, belki de kabus gördüklerini ya da karabasan çöktüğünü sanan iki genç kız da bağırmaya çalışıyor ama başaramıyor, bir yandan da debeleniyorlardı. Delikanlılar parmaklarını dudaklarına götürerek susmalarını işaret ediyorlardı. En sonunda kısa bir arayla bunların sabahki gençler olduğunu anlayarak, debelenmekten vazgeçtiler. Belli ki onların da gönlü vardı. Delikanlılar, elerini korkarak ve yavaş yavaş ağızlarından çektiler. Söze küçük kardeş girdi hemen;

– Eğer gönlünüz varsa bizimle gelin, yoksa kusurumuza bakmayın ama sesinizi de çıkarmayın, dedi; çabuk çabuk ve telaşla.

Aslında gönüllülük kısmını çok da umursamayan ağabeyi şaşkınlıkla baktı yüzüne ama hiç sesini çıkarmadı yine de; zaten kızlar gönülsüz olsalar şimdiye kadar çoktan zılgıtı basmış olurlardı. Kızların ikisi de olur anlamında kafalarını salladılar, bu kadar kolaydı işte. Büyük kardeş;

– Biz dışarıda bekliyoruz, çabucak hazırlanın ama en ufak bir ses bile çıkarmayın, dedi.

Sonra ikisi de dışarıya çıkarak beklemeye başladılar, biraz sonra kızlar hazırlanmış olarak yanlarındaydılar. Yavuklularının ellerinden tutarak, karanlığın içinde yılan gibi aktılar. Gerçi acemi olan kızlar biraz hızlarını kesiyor ve sessiz olmayı çok iyi beceremiyorlardı ama yine de delikanlılara ayak uyduruyorlardı bir biçimde.

Ağaları, atların başında keşik bekleyen iki adamı enselerine sert bir değnekle vurarak bayıltmış; ellerini, ayaklarını ve ağızlarını bağlayarak etkisiz hale getirmişlerdi. Yılların tecrübesi vardı ne de olsa. Atların üzerlerine binmiş kendilerini bekliyorlardı. İçlerinden bir tanesi, yanlarında kızlarla gelen kardeşlerine;

– Çabuk olun! Atlara binin hemen, dedi fısıldarcasına.

Atlar aralarındaki yabancılardan dolayı tedirgin olmaya başlamışlardı ve huysuzlanıyorlardı. İki kardeş terkilerine sevgililerini de alarak birer ata bindiler, hayvanlarda eyer olmadığı için kaba etleri biraz ağrıyacaktı ama yapacak bir şey yoktu. Şimdiye kadar her şey yolunda gitmişti, ama işin zor kısmı daha yeni başlıyordu. Kardeşlerden birisi çitleri açıp, atları, eliyle yağrınlarına vurarak harekete geçirip dışarıya çıkarmaya başladı. Her biriyle, gürültü olmasın diye tek tek uğraşıyordu, hepsi bittikten sonra kendiside atlanacaktı. Bütün atlar dışarıya çıktıktan sonra, arkalarından onlarda çıktılar. Sonra hayvanları sürmeye başladılar, yavaş ilerliyorlardı ki, olabildiğince kimseye fark ettirmeden uzaklaşabilsinler. Ama bir müddet gitmişlerdi ki, bir bağırtı duyuldu. Bu, obada bir çeşit kolluk görevi yaparak devriye atan bir nöbetçinin sesiydi. Arkalarından gitgide yükselen sesler arasında bile hala onu duyabiliyorlardı;

– Yılkıyı kaçırıyorlar, diye bağırıyordu.

Kardeşler çoktan hayvanları dörtnala kaldırarak sürmeye başlamışlardı, gecenin karanlığını at kişnemeleri yarıyordu. Peşlerine düşemesinler diye geride hayvan bırakmamışlardı. Ama yörüklerin bazıları hayvanların bir kısmını tedbir için bölüp başka bir yere götürürlerdi. Bu olasılığı kendileri de biliyor ve öyle olmamasını umuyorlardı. Ama yanılıyorlardı.

Biraz sonra peşlerine düşmüş olan 20 kadar atlı kendilerini kovalıyordu. Önlerindeki sürüyü de dağıtmadan sürmeye çalışarak, ağaçlık bir alanın yanından, sonra küçük bir dereden geçtiler. Arkalarındaki sesler çok hızlı olmasa da yaklaşıyor, yavaş yavaş ara kapanıyordu. Bu arada sürünün yanlarından kaçarak gecenin karanlığında kaybolan birkaç hayvan oldu ama onları önemsemiyorlardı; önemli olan ilk önce ellerinden sağ salim kurtulabilmek, sonra da mümkünse olabildiği kadar atı hırsızlayabilmekti.

Tepelerin arasından yukarıya doğru çıkan bir yol gördüler ve arkalarındakileri sapıtabilmek için o yana yöneldiler, fakat kendilerini takip eden biniciler tahmin ettiklerinden daha fazla yaklaşmışlar ve girdikleri yolu görmüşlerdi. Karanlıkta tozu dumana katarak gidiyorlardı, Yol gittikçe dikleşiyor, keskin dolamalar hızlarını kesiyor, tepeler dağlık bir alana dönüşüyordu; onlar da çıktıkça çıkıyorlardı. Uzaktan, obada gecenin karanlığını aydınlatmak için yakılmış olan ateşler görünüyordu. Yol bittikten sonra taşlık sayılabilecek bir alana girdiklerinde hızları iyice kesilmişti artık ve biraz daha ilerledikten sonra yörede kutlu sayılan ulu bir dağın üzerindeki yüksek bir düzlükte durdular. Yol bitmişti; sarp bir uçurum önlerinde duruyordu. Kaçacak bir yerleri kalmamıştı artık. Serin bir rüzgar esiyordu.

Çok geçmeden kendilerini takip eden atlılarla bu dağ başında karşı karşıyaydılar. Kılıçlar çekildi ama oba atlılarının başı, iki hırsızın arkasında duran bey kızlarını görünce şaşırdı; elbette ki bilmiyordu bu haydutlarla kaçtıklarını ve hiç de zorla olmuşa benzemiyordu, yine de onların salimen obaya dönmeleri gerekti. O yüzden de;

– Kızları bırakın, diye bağırdı.

Adam haklıydı; bir vuruşmanın ortasında kalmamaları gerekiyordu, hem onlar arkalarındayken rahat da dövüşemezlerdi. Kadınları, kızları koz olarak kullanmak da yakışmazdı zaten kendilerine, her ne kadar hırsız olsalar da. Kızları ikna ederek, orada bekleşen sürüdeki atlardan birisine bindirdiler. Kızlar kenara çekildikten sonra artık gece kana bulanacaktı. Kaçınılmaz bir şeydi bu.

Ama o anda olanlar oldu.

Atlar huysuzlanmaya, tedirginlikle kımıldanmaya ve kişnemeye başladılar. Önce gökyüzünde bir parlaklık gördüler, sonra bir uğultu duyuldu. Giderek artıyordu ışık da, ses de. Hepsi de şaşakalmış bakınıyorlardı. Gökten üzerlerine bir şey yaklaşıyor, giderek büyüyordu. Daha doğrusu yaklaştıkça büyüyormuş gibi gözüküyor, büyüyerek yaklaşan bu nesne alev alev yanıyordu; kıpkırmızıydı. Ortalık gün gibi ağarıp aydınlandı. Bir alev topuna benziyordu. O derece yaklaşmıştı ki, ışığı artık gözlerini alıyor, bakamıyorlar; elleriyle kollarıyla gözlerini kapatıyorlardı. Atlar sağa sola kaçmaya çalışıyorlardı ürküntü içinde. Uğultu kulakları sağır edecek seviyeye ulaşmıştı artık. Ardından bir çarpma sesi duydular yakınlarında, altlarındaki toprak çırpılan bir halı gibi sarsılıp dalgalanırken, her biri o uçurumun kıyısından boşluğa doğru savruldular.

Söylenenlere göre, göğe savrulan bu insanların ve atların hiçbirisi bir daha yere düşmedi. İkiz genç kızlar; bazı halkların gözlerinin gücünü sınamak için baktıkları bir ikizyıldıza dönüştüler ve yedi kardeş de Yediger burcunu oluşturdu. Altlarındaki atlar da Kömük burcuna dönüşüverip sonsuza dek orada kaldılar. Kaçırılan yılkıysa, Çolpan’a sığınarak onun sürüsünü meydana getirdi, yedi kardeşi kovalayan atlılarsa her yana dağılıp onları aramaya başladı. İşte bu yüzden yedi aygırlı bu haydut alplar, hırsızların ve yağmacıların koruyucudurlar ve hırsızlığa ve uğruluğa çıkanlar da onlarla yönlerini bulurlar.



buzancar (Cengiz Kurt) tarafından 24.1.2010 16:08:21 tarihinde eklendi ve 685 gösterildi.


(Yönetici)
 Zeynep (31.1.2010 08:44:21)  
Profili | Şiirleri | Sesli şiirleri| Makaleleri | Hikayeleri

Haftanın yazarını kutlarım.

(Yönetici)
 Zeynep (24.1.2010 17:02:51)  
Profili | Şiirleri | Sesli şiirleri| Makaleleri | Hikayeleri

Emeğinizi tebrik ediyorum.

Esere ait bilgiler:

Kayıt tarihi:
24.1.2010

Okunma:
685

Yazara ait bilgiler:

buzancar

(Cengiz Kurt)
• Profili

Diğer yazdıkları:

• Koruluk
 

© 2008-2009 Yazarlar Topluluğu | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir.