III.YENİ VE ŞİİR? III.YENİ NEDİR?
İnsanoğlundan beklenen her şey şiirden de beklenebilir. Su içerken hidrojenden bahsetmek ne kadar tuhaf olursa olsun bahsedilmelidir, mesela... Şiir, sadece mevzudan, temden, vesaireden ibaret bir sanat değildir. Yaşayan ve yaşamayan yani cansız her şeyin tuhaflığı da bir şiirdir. Ancak şiir ne kadar karmaşık olsa da samimiyet ister. Şair, şiirinde gerçekten olduğunu, hissettiğini, inandığını, yaşadığını ve intibalarını bütün samimiyeti ile anlatmalı ve bunda da hür olmalıdır. Ayrıca şair dile yeni kelimeler üretip sokabilmelidir. Batı'da Shekespeare'yi Shekespeare yapan da bu değil miydi? Bizde niye olmasın? Şiirin saf olması beklenemez. Çünkü insan doğduktan sonra kirlenmeye başlar ve bu kir şiire yansır. Şiiri yazan da insan olduğuna göre saflık çok saflık olur. Yani saflık zordur. Çünkü şiir, sanat türlerinin en ilkelisi ve aynı zamanda da en vurdumduymazıdır. Sözün kısası kırkından sonra roman yazılır belki; ama saz çalınmaz.
Şiir hem dava için, hem cemiyet için hem de sanat içindir. Yani şiir, şiir için olur. Şairin hangi konuyu el atabileceği konusunda yasak olamaz. Eğer bu yasak kalkarsa; toplum birbirini çok daha rahat anlayacaktır. Fakat her şey kalıba döküldüğünde yazılmalıdır. Yani düşünerek yazılmalıdır. Şiirde yasak olmaz. Marksizm'de, İslamiyet'te, Cinsellik'te, Tanrı'da, Aşk'ta, Savaş'ta yani her şey şiire dâhil olabilir. Bir şair her konuda şiir yazabilir. Ancak, sanatın sınırları içerisinde kalmalı ve ondan fazla taviz vermemek esas olmalıdır. Bana göre Argo'da bir sanattır. Çünkü oradaki benzetmeler hiçbir yerde bulunmaz. İnsanı düşündürmeye iter. Sanatçının bir görevi vardır, kendisi bunu söylemese bile, kimse bunu yok sayamaz. Ferdi toplumdan tecrit edemeyiz. Eğer edersek bu şiir için bir felaket olabilir.
Vezin ve kafiye ne zararlıdır ne de zararsız. Ancak alışılmış ve tekrarlana tekrarlana bıkılmış meşhur kafiyeleri kullanmaktansa; tarife nazaran, ses benzeyişi sayılması gereken kafiyeleri kullanmak günümüz şairlerinin daha çok hoşuna gitmektedir. Ki bu doğru bir yaklaşımdır. Şiir, belli bir musiki gibi okuyucuyu farklı hayallere, mekânlara, içlenmelere v.b. çekebilmelidir. Bu iş için redif falan fazla mühim değildir. Alakasız dahi olsa iki kelime yan yana geldiğinde insanda saçma da olsa bir çağrışım yapabiliyorsa bu da bir şiirdir. Şair, yeri geldiğinde dili deforme edebilmelidir. Çünkü şiir bir söz sanatıdır, kalıp sanatı değil. Yani belli bir kalıba sokulamaz. Tabii bu kalıp yukarıdaki kalıp değildir. Yani akıl devrededir. Ancak şiiri belli bir çerçeveye oturtmak mümkün müdür? Şiir dil içinde bir dil olduğu gibi; dil dışında da bir dildir. Söz konusu deforme ve zorlamalar dilin zenginleşmesine yardım edecektir. Yeni deyimler oluşturacaktır. Kişiliksiz kişilerin bile kendilerine özgü davranışları, konuşmaları, yüz anlamları vardır. Bunlar bile biçem oluşturur. Sadece dil işçiliği yetmez; İnsana yakın olması da şarttır şiirin... Şiir, Tanrı ilmi falan değil; bir insan olma ilmidir. Tanrısal şiirler kutsal kitaplardır. Şair; kendi "ben"ini ilhamıyla bütünleştirebiliyor, akli veya teknik bilgi birikimine sahip, ilhamını dilin kelimelerine istediği şekilde dökebiliyorsa o, bu işi götürür. İnsan, Tanrı'yı keşfedekse otursun kutsal kitapları okusun. Ben, işin öbür tarafıyla değil; bu tarafıyla ilgileniyorum. Yeni bir zevke ancak yeni yollarla, yeni vasıtalarla varılır. Ve şiir öyle bir bütündür ki, bütünlüğünün farkına şairden başkası varamaz...
Şiir, her şey olabilir demiştik. Buna alıntılamaları da ekleyelim. Alıntılama şiiri bir kısır döngüden kurtarır. Arı bal yapar, fakat balı izah edemez. Alıntılama bu balın izahını kolaylaştırır. Alıntılama her konuda olabilir. Bir gazete kupürü, bir müzik parçası, bir şiir, bir afiş velhasıl her şey... Eğer ki bunları bir ritme tekardan oturtabiliyorsanız; o şeyleri ölümsüzlüğe de yaklaştırıyorsunuz demektir. Bu akımın yani, III. Yeni 'nin en iyi sanatçısı bence Teoman olmaya adaydır. Ondan yapılan alıntılamalarla şiir yeni bir soluk kazanabilir. Çünkü o, benim hayalini kurduğum Garip ve II.Yeni karışımı bir tarzı oluşturmuştur. Ancak bu durum taklitçiliğe dönmemelidir. Şair, kendinden bir şeyleri de oraya koyabilmelidir. Yani düşüncesi neyse ona göre çevirebilmelidir bu alıntıları... Şair başarısını, kelimelere günlük manalarını unutturan sezişine ve ustalığına borçludur. Yani alıntıyı bir daha kendince yorumlar. Şair, kendini nesre kaptırabilir. Mühim olan duygunun yoğunluğu ve yorumudur. Çünkü şiir duygunun dilidir. Alıntılar ferdi ve orjinal bir bütünlük içerisinde şiire sentez edilmelidir. Şiir bir bakıma 'kişilik' ve 'ben'lik ilacıdır. Kişi bu ilacı alıntı yaparak sağlayabiliyorsa; ona bu iş tılsımlı bir nefes gibi bir şifa reçetesi olur.- Her ne kadar kabul etmek istemesem de- Şiirde aşk gibidir: "Söyleriz, söyleriz, çok şeyler söyledik gibi gelir bize, bir de bakarız ki bir şey söyleyememişiz, hep çevrede dolaşmış ama öze değememişiz". İşte alıntılama bunu sağlayabilir. Yani öze değmeyi... Ben şahsen Romantizm'den kurtulmayı daha başaramadım. Çünkü romantizm, her ne kadar beni boğsa da; birey için, toplum için, Tanrı için v.b. gerekli bir şey... Bu boğuluş bende bir önyargılamanın sonucu oluştu: "Kadınlar ve aile yaşamı"...
Öte dünya duyarsızlığı insanın Tanrı'ya sığınma duygusunu yok etmez. Ancak insan bu tavrından dolayı rahat olamayabilir. Ancak ben, şahsen rahatım. Çünkü ölüm, her an kapımızda kişneyen sabırsız bir at değil mi? Benim korktuğum şey; bu bilinmeyen alemin ürkütücülüğü... O yüzden de umursamıyorum...
Şiir, ilk bakışta sadelik, rahatlık ve kolaylıktır. Ancak sonraki okuyuşlarda sesi ve biçimi yıkan, bazen geçmişi inkâr eden, parasız yatılıların, taşra doğumluların, hiç bir zaman 'ümran' görmemişlerin bir 'sıçraması', bakışımsızlıklar, sivillikler, uçtalıklar, atonallıklar v.b. olabilmeyi başarmışsa şiirdir. Bu akım Garip ve II. Yeni’nin karışımı bir karşı şiir, bir yenileniş ve arayış şiiridir. Yani ilk vasfımız II. Yeni gibi tepki şiiri olmadığımızdır. Basitlik, aleladelik ve sadelikten tutunda; edebi sanatlara özgürlük tanımaya varıncaya kadar her şey bu akımda serbesttir. Biz iki düşmanı dost yapabilmek için yola çıkmış bir üç kişiyiz. Garip ve II. Yeni’yi potamızda eritmeye çalışacağız. Rastlantısal değiliz. Salt şiiri biz de arayacağız ve onu bulacağız veya bulamayacağız. Mühim olan 50 yıl sonra biz hangi şiirle anımsanacağız?
Şair, sevgiye ve hoşgörüye muhtaçtır. Karşılıksız, şiir gibi, 'şiirce' bir sevgiye 'sizin şair', 'bizim şair' gibi nitelemelerle şairleri 'takım'lara böldüğünüzde, ölüm ortalıkta kol geziyor demektir. Mesela bir yanıyla kötü bir Orhan Veliyle, diğer bir yanıyla da, duyarsız bir Nazım Hikmet ya da dinsiz bir Necip Fazıl kimin hoşuna gider? İnsanın elbette ebedi ve bedii zevkleri olacaktır ancak kendi zevkimizden hareket ederek yanlışa düşmek kadar aptalca bir durum da yoktur. Düş gücü gibi güçlü duyguları konu alan ve ebedi ifadenin daha özgür biçimlerini ele alan insanları biz nasıl kendi hayatımızdan atabiliriz ki? Şair, halkının yaşamından yerel renkler alarak zenginleşir. Bu sebeple belli bir kesimin malıymış gibi davranılamaz ona. Şair, evrenseldir...
Şair, yergi üslubuyla toplumun ve dünyanın kokuşmuş, bozulmuş yöntemlerini eleştirebilmelidir. Birey olarak insanın ruh dünyasını hem tabii hem de sosyal çevresi içinde en ince ayrıntılarına kadar sergileyebilmelidir de...
Üslupta şairsellik olabileceği gibi; deneme türünü andıran bir anlatım da olabilir. Kültür üzerinde dinsel baskı olamayacağı gibi; şiir üzerinde de dinsel baskı olamaz. İnsan, Tanrı'ya inanıp inanmama konusunda hürdür ve bunu sonuçlarına da kendisi katlanır. Çağdaş insanın en büyük sorunu da budur: İnançsızlık! Din; siyasi, ideoloji ve kültür alanındaki nüfuzunu kaybetmedikçe insanlar dinden soğumaya ve Tanrı'ya inanmamaya devam edecektir. Özellikle kültür faaliyetleri artık ruhban sınıfının dışındaki kimselerin eline geçmelidir. Ruhban sınıfıyla kastettiğim şey son derece açıktır. Din dışı eğitim ve öğretim veren okullarda olmalı ki; iki şey birbirini dengelesin ve edebiyat gelişebilsin. Yani dindarlığın yanında dindarsızlıkta olmalı. Mevcut din okullarınınsa düzeyi yükseltilmeli. İnsan, kısacası ölümsüz sayılan herşeyden küçüktür ve gelip-geçicidir. İnansakta inanmasakta ölürken yanımızda götürebileceğimiz tek şey kendimizdir. Dolayısıyla ben dindarsızlardan olmak istiyorum. Çünkü öte tarafı düşünmek beni şeydalaştırıyor ve bunalıma sokuyor. İnsanın insana yapabileceği en iyi şey; ölmeden bir şeyler yazabilmesi olmalıdır. İşte şiir bunda birincil olanaktır. Geçmişin tüm edebiyat değerleri kısmen reddedilmeli ve edebiyat tenkitlerinde insan kendisi bir devrim yapabilmelidir. Bu, devrimin kitleselliğine ve maddeciliğine karşı bireyi önemseyen ayrı bir edebiyatta olmalıdır. Bu edebiyat; tasarımı, ele aldığı konuları çözümlemedeki derinliği, bilinçaltını tanıyışı, ezilmişlere acıma duygusuyla yaklaşması ve kültür ilerlemesine olan gizli inancıyla uzun süre ekili olabilmelidir. Ben, bunun temellerini atmaya çalıştım. III. Yeni’ye bir de bu açıdan bakılmalı... Tabii diğer dostlarımın bu konuda ne diyecekleri de önemli...
Ben, inanma gereksinimi içinde bunalan, bedensel dürtülerinin işkencesi ve sorumlukların içinde, zihnini aşk, kadın gibi sorunlara ve bu sorunlardan kurtuluş gereğine taktım ve yine bazen toplumsal gerçekçiliği de savundum... Kimi zaman birçok ruhsal çizgiyi, çoğunlukla çelişkili birçok dünya görüşünü, kimi zaman da birbirine koşut birçok yaşam çizgisini kendimde birleştiren "çoksesli" bir şiir yarattığımı düşünüyorum. Yani yukarda bahsettiğim edebiyatın ilk basamağını... Bir gerçek olacaksa; o gerçek en kestirme ve çarpıcı yoldan anlatılabilmelidir. Edebiyat sosyal yaşamdaki demokratikleşme hareketlerine paralel bir çizgide gelişebilmeli. Tabii demokrasiye yapılmaya çalışılan her türlü olumsuz oluşumunda dışında durabilmeli...
Dindarsızlığı tercih etmemse Tanrı'yı rahat bırakacağım anlamına gelmez. Aksine ona bir sürü sorum var... Ateistim demiyorum; dindarsızım diyorum. Ateist değilim... Ama dindar da değilim... İkisinin ortası bana göre dindarsızlık... Yani dindar da değilim Ateist'te...
Şiir biçiminde öykü olabilir. Tıpkı Puşkin'in yaptığı gibi...
Edebiyat devletleştirilmemeli... Yoksa Sovyetlerdeki gibi 'göç dalgaları' kaçınılmaz olur. Yazarlar ve şairler için şüpheli intiharlar ve ölümler kaçınılmaz olur... Öyle bir durumda emin olun yeni bir 'perestroyka' arayacaksınızdır...
Hayvani şahsiyete ait ihtiyaçlar her zaman tabii şekilde karşılanıyor haldedir. İnsan, eğer akli hayat üzere yaşıyorsa, bu gibi ihtiyaçları tabiatıyla karşılanır. İkinci olarak, kim çıkıpta nefse ait bu türden ihtiyaçların tatminiyle hayatın elemlerini ortadan kaldırmanın mümkün olduğunu iddia edebilir? Hayatın bütün acıları, insanın hayvani şahsiyete sahip olmasından değil; belki bu şahsiyetin gerçek hayat olarak kabul edilmesinden ileri gelmektedir. İşte şiir de böyledir... Gerekli olan şey; nefisten feragat değil, nefsin menfaatlerinden feragattir. Sözgelimi nefsiniz bir kadını çok sever ancak siz kendinizi ona layık görmeyerek feragat edersiniz... Yani sevme menfaatinizden fedakârlık etmiş olursunuz...
Kopernik ve Galile ekollerini redderek tekrar 'pitoluma' dairelerini kabul edecek değiliz. Akıl bu hayatın biricik kanunu olduğuna göre; aşk, akıl kanuna tabii olan hayvani şahsiyetin en akli hareketi olsa gerek... Aşk insanda iki şey doğurur: Fedakârlık duygusu ve nefsin emrettiği şeylerden feragat... İşte ben aşka inanmasam da bu özelliğinden dolayı onu ele almaktayım... Aşk, hafifletici bir neden olamaz... Evet, doğru. Gelgelelim, aşk, insanlarda nadir ortaya çıkıp çabucak gelip geçen bir duygudur. Ve gelip geçtikten sonra ardında bıraktığı ıstıraplar, bir öncekine göre her zaman kat kat fazla olur. Bu yüzden aşkı kabul etmiyorum, ama onu da her şey gibi işlemek zorundayım... Ebedi aşk ise zaten imkânsızdır... Mutlu aşk varsa bile mutlu son yoktur... Her aşk gelip geçicidir. Dolayısıyla, daha büyük ıstıraplara düşmemek için hiç kimseyi sevmemek daha iyidir. Halbuki aşkta hayatın diğer halleri gibi ıstırap verici ve aldatıcıdır... Aşkı bayağı bir kesir olarak varsayarsak, 'pay'ın artması veya azalması bizim elimizde değildir... Ben, elimde olmayan şeye ne diye inanayım? Tanrı'ya inanmanın bile mantıksal sebepleri var, ancak aşkın yok... Paydaysa tamamen bizim tasarrufumuz altındadır. Bu bir saçmalık değil de nedir? Şiir bunu da sorgular...
Düş; gerçekliği, tasarımı aşar ve saf gerçekliği ortaya çıkarır. Yaşamın korkunç, sanatın ise sarsıcı yanı işte budur.
İnsanın kendi ailesinde dahi olup bitenleri açığa vurması, kibar ve mahremiyetle uyuşan bir davranış mıdır peki? Böyle yapmak seçkin çevrelerde adet değildir. Ben, zenginlerin ve aydınların entelliğini değil; fakirin halini, duygularını, dünya görüşünü ve kelimelerini dile getiriyorum. Fakir bir insan, halktan olan bir insan aileyi de Tanrı'yı da her şeyi işin içine katar. Ama entel bamya takımı için halk ve fakir insan her zaman kompleksli, pislik v.b. bir şeydir. Fakirlerin sadece şiddeti bildiğini savunurlar; ancak fakirler zenginlerden daha iyi edebiyat yapar ve sevdalanır... Şahsen ben de bir fakir çocuğuyum... Elleri nasırlı, çilekeş bir adamla; züppe ve fettan bir zengin bir olur mu? İşte bu noktada ben toplumcu geçekçiyim... Bu konuda sosyalisttim... Eşitlik bu konuda benim inancıma ters değil ve bana karşı çıkma ve eleştirme hakkını da veriyor. Halkımın gözünde Amerika neyse benim gözümde de Amerika o olacak mesela... XX. yy.dan beri insanoğlunun artık neredeyse kurtulunması olanaksız bir yazgıya dönüşmüş olan ve kuşatılmış yaşamında, korku egemendir, çünkü insan, hemcinsleriyle insanca bir dil aracılığıyla iletişim kurabilme, böyle bir dille insanca tepkiler uyandırabilme olanağından yoksun kalmıştır. Bu olanağın bulunmadığı çağ, bugünde olduğu gibi, korku çağıdır... Biz, bu korkuya meydan okuyoruz... İnsan insanın korkusu olarak kaldığı sürece- ne yazık ki- şiir hiç yitirilmeyecektir. İnsan bazen 'Kafkaesk' olabilmelidir...
Hemen her zaman, her yerde topun ağzına ilk tutulan sanat eseri ve sanatçı olur. Politikacısı, eleştirmeni, okuyucusu sahipsiz sandıkları bu alanda başıboş at koştururlar. Bilir bilmez yargılar verirler; şaşılası bir sorumsuzlukla göklere çıkarırlar kimi sanatçıyı, kimini yerin dibine batırırlar. Ödüllerle satın al-maya çalışırlar onu; hapislerle, sürgünlerle, açlıkla susturmaya... Öte yandan ne sanatçı, ne de sanat eseri yoktan varolmadığına göre -bundan kastım Tanrısallık değil- onu hazırlayan, içinde yaşatan, destekleyen ya da iten çevrenin sanatçı ve eseri üzerinde, iyi ya da kötü, etkili olması kaçınılmaz, üstelik doğaldır da. Dolaylı ya da dolaysız etkisiyle okur kütlesi önemli bir ağırlık olarak vardır bir ülkenin sanat ve edebiyatında. Gerçekten, varlığı ve yetişmişliği sanat-edebiyat hareketine çok şey katan; ilkeliği, yetişmişliği; yani bir dereceye kadar yokluğu ise; ondan çok şeyler götüren bir etken. Sanatçının okuyucuyu düşünerek, onu kerteriz alarak eser vereceği demek değildir bu... Söz konusu, bu karşılıklı etkilenme, bir duygu ve beyin alışverişidir. İşte şiir bunu da sağlar...
Şiiri öykü gibi okuyup, o tadı ondan bekleyemezsiniz. "Ne anlatıyor bu şiir?" sorusunu sorarsınız çoğunlukla. Halbuki sanatçı yaratış bir rastlantısaldır, "olsa da olur olmasa da" türünden bir etkinliktir onun için. Televizyonlar ne yazık ki okuyucuyu dayanıksız ve ben-merkezci bir zihniyete sokmuştur. Bunalan bir çağın şaşırıp kalan bir nesli de buna maalesef ses çıkarmamış ve bu yazgıyı kabullenmiştir. Televizyonlar da sanatı öldürüp bırakmıştır bu sayede... Bir mankenin fahişeliği sanat olmuştur mesela... Sanat, erotizme ve pornomasyona kaymıştır. Halbuki cinsellik bir sanat değil bir beşeri ihtiyacın tezahürüdür. Sanat olabilmesi ancak evlilikten sonrasıdır. Yani çocuk yapmak ve yetiştirmek bir sanattır... En yalın örneklerimde bile anlamsız bir şiir oluşturmadım. Fakat çapraşık bir şiir yarattım. Tıkanıklığın, tek düzeliğin önünü açtım, daha geniş alanlara akmak için-buna entelli bamya grubu da dahil- yola çıktım. Aklın, dilin, bilincin ve alışkanlıkların üzerine yürüdüm. Tekdüzeliğin üstüne gittim. Argoyu şiire soktum. Bütün bunlar topluma sırt çevirmek, baskılardan kaçmak için yapılmadı. Şiir adına yapıldı... Bu bir gerekseme... Onu en uçlara götürürken, yine de gözü pek olmadığım kanısındayım. Çünkü sadece korkulara meydan okuduk. Bu akımın ölüsü belki belediye tarafından toplanacak ama mirası yenilen bir garip akraba da olacak aynı zamanda... Şemalardan yola çıkarsanız; yanlış ve yanıltıcı yargılara varırsınız. Popülist endişemiz yok. Doğrusu "okuyucudan geniş ölçüde anlama çabası bekleyen bir şiir oluşu" dur bu akımın özelliği. Savunduğumuz şiirin yanında, savunduğumuz bu imkana, bu rahatlığa, bu cesarete de bir baksınlar. Şiirimin özünde evvela ve her daim "insan" vardır, her yönüyle ve tüm cepheleriyle insan. Birey olma savaşı veren, aşkı seven ya da tam tersi ona söven veya korkan, Tanrı'ya yalvaran veya sitem eden, sevgilisine dert yanan, kadınlara ve hayata takan veya umursamayan, vurdumduymaz v.b. bir insan vardır. XXI.yy. şiirinin özelliği yani realiteleri: Bireycilik, absürdite ve inkarcılıktır. Bu açıdan bakarsanız III.Yeni yüzyılın en çağcıl şiiri olma özelliğine de sahip olacaktır. Dil, şiirin kendisidir...
Puşkin'in meşhur ifadesiyle "çar" dır şair. Kimseye eyvallah etmeyen mağrur ve muzaffer bir kumandandır. Biraz asi, biraz dikbaşlı ve biraz gariptir... Ölüm, şiirin davetsiz konuğudur. Bu yüzden ölüm, şiirle birlikte anımsanmalı. Normal hayatta umursanmamalı... Umulmadık anda çıkıp dizelerin arasından gelecek bir şeyi fazla kafaya takmaya gerek yok şiir haricinde... "Şairlere ölüm yok" demek kolay da, nasıl yaşatacağız onları?
Toplumdaki kaos, bulunmaz bir bahanedir şair için. Bütün insanlar günah işler, hata yapar, iyi ve kötü insana hastır ve kişiler tabulaştırılamaz. Kaos olsa bile... Madem ki bir yazarı yazmaya iten, açığa vuramayıp bastırmak zorunda kaldığı isteklerdir, o halde bunlar bir yolunu bulup kılık değiştirerek kendilerini eserde belli edeceklerdir; tıpkı hepimizin rüyalarında kendilerini gösterdikleri gibi... Gerçekliği yansıtmak değil edebiyat eserinin yaptığı, onu değişik bir biçimde algılatmak. Çünkü bu dil alıştığımız kullanmalık dilden farklıdır. Sanat ideal olanı yansıtır ve şiirde buna hizmet eder. Kaos olsa da... Çünkü düşünce dış gerçekliği doğru olarak yansıtır. Ancak dış dünyanın görünüşüyle özü aynı değildir. Şiir, bu gerçeği vurgular. Bu bakımdan da eleştirel gerçekçiyim...
Ben de aslında tek kişi için yazarım bazen... Kendim için... Eğer vicdanım " tamam, iyi olmuş," derse bilirim ki olmuştur. Bu duygu tuhaf bir durum... Sanki vicdanınız sizi bu yolla sorguluyor gibi... Tek kişi için yazı yazılır mı? Yazılır. Şair, bazen kendisi içinde yazar kendini... Çünkü kendi ilkelerini hatmetmiştir.
Bir toplum, daha ziyade aile yoluyla bilhassa kadın yoluyla kazanılabilir. Burada ben, hayatıma girmiş, girecek olan, girmeye çalışan ve beni red etmiş, red edecek olan tüm kadınlara teşekkür ediyorum. Niye mi? Eğer onlar olmasa ben bu akımı kuramazdım ki... Bu yüzden kadınlara karşı önyargılıym. Ama bu önyargı asla olumsuz bir önyargı değil... Çünkü şiir kadınlar içinde yazılır... Ama sadece kadınlar için şiir yazmakta ahmaklıktır... Ayrıca şiir soyut olan hayalleri somut kavramlarla birleştirebilmelidir...
Yalnızca cinselliğin koruyucu kanatları altında varolabilen fahişelik gibi, yazarlık yaşamı da yalnızca aklın koruyucu kanatları altında gerçekleşebilen bir varoluştur. İnsanın acılarını terennüm eden bir edebiyat, acıyı bile güzelleştirmek durumundadır; edebi estetik misyonuyla birebir ilgilidir bu durum. Bir yazarın içinde daima iki kişi olmalıdır: "Yazar ve eleştirmen"...
Hayat iyileştirilmez bir hastalıktır ve sonunda ölünür. Ötesine kafa yormayın ve bu hastalıkla tatlı tatlı yaşamasına bakın. Tıpkı benim gibi... Şiir varsa var ama bu kadar var. Söyleyecek bir şeyiniz olduğunda yazmak daha kolay... Sadece adepte olun ve biraz da vurdumduymaz olun... Bir kadını bile tavlamanın en iyi yolu onu umursamıyor gibi davranmaktır öyle değil mi? Asla bir çiçekle bir kadını kandıramazsınız... Şair bir edebiyat gerillasıdır. Çarpıcı bir kurgu oluşturmak için filmlerden, resimlerden, dinlerden,sapkınlıklardan, uyuşturucu figürlerinden v.b. parçaları kendi bakışıyla kolajlayabilmek zorundadır... Şiir yazmak bir keşiftir. Vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. Ve kolay okunabilecek şekilde yazmak -hele bu şiirse- Allah'ın belası zor bir iştir. Bu işe başlarken zorlanacaksınız. Hayalleriniz üşüyecek... Şair, şairliğinden emin olduğu sürece bu işi götürür.
Bizde Garipçiler mahallileşmeci; II.Yenici'ler sebk-i hindiciydi. Ve biz bu ikisini kendimize göre harmanladık.
Ayrıca şair tasavvufu da bilmek zorundadır. Çünkü tasavvuf, yüzyıllar boyu şairlerin toplum hayatının sert kaidelerinden kaçıp sığındıkları sığınak ve şiirleri için çekici bir ilham kaynağı olmuştur. Din ve şair şu beş şeyden uzak kalamaz:
1.İnsan ve Yokluk 2.Tabiat 3.Evren ve Varlık 4.Tanrı ve Sonsuzluk 5.Aşk, Ayrılık ve Ölüm
Tasaavuf, şairliğin önüne geçemez. Herşeyi tevekkülle karşılasın demiyorum ki şair görüşü ne olursa olsun bizim toplumumuzla bir olmak istiyorsa tasavvuf bilmek zorundadır. Onu bilmeden toplumu anlayamaz. Çünkü tasavvuf bu toplumda İslam'ın beş sütunundan yükselen bir binadır ve bu toplum 1000 yıldan fazla bir süredir bu dine inanmaktadır. Dolayısıyla tassavvuftan az çok haberimizin olması gerekir. Fakirleri anlamaya çalışmak ve onlara yardım etmek; bence Kabe'ye gitmekten daha mühim bir hadisedir...
Din, insanı bilemediği konular ve aklındaki cevap arayan sorulara karşı olgunlaştıran bir sistem olarak tanımlanır. Bu yüzden penteist ve dogmatiktir. Sosyal dengeyi sağlayan sosyal bir müessesedir. Yaşamın ve ölümün anlamı onda gizlidir. Bana göre; ölümün anlamı yaşamın içindedir ve yaşamın amacı da "tüm insanları" sevmek; tüm insanlığı "kardeş" bilmektir. Ancak çoğu dinde bu kardeşlik duygusu çok zayıftır. Şiir bu bakımdan ne tam laik ne de tam dindardır. Dindarsız da değildir. Ama özgürdür... Şiir her şeydir.
Nesnelerin bilinmesi zaman ve mekan içinde varolmalarından değil, onların ve bizim tabi olduğumuz kanunların aynı oluşundan ileri gelir. Tanrı'yı göremeyişimiz bundandır. Yani zaman ve mekan içindeki hayat, insan için gerçek hayat değildir ve bu şiire yansır. İnsanın tek hayat kanunu: " Şahsi iyilik ve menfaatlerinden feragat" tir. Hayat, iyilik ve menfaati amaçlamaktır. Buna bir de "insani" kaydı ekleyelim. Hayvani şahsiyet, gerçek hayat için bir uğraş zeminidir. İnsan düşünen bir hayvandır ve bu düşüncenin oluşumuna "şiir" denir. Gerçek aşk, ancak şahsi menfaatlerden feragat edildiği zaman mümkün olur. Gerçeğin sesi insana hep 'ölüm yoktur' diye hitap eder. Kabul ediyorum, aşka ne kadar sövsem de, nefret etsem de; aşk ölümsüzlük olabilir... Şöyle yürekli bir sevdam hiç olmadığı için ben aşkı inkar ediyorum. Ben ölüyorum. Peki bunda korkulacak ne vardır? Öte tarafı düşünmeyeceksin; yoksa ölüm sana boşluk ve karanlık olarak gelmeye başlar. Bilmediğin bir alem -eğer ki varsa- fazla yorum yapmayacaksın... Hayat kimsenin işine yarayan bir şey değildir...
Tasavvuf, Türk toplum ve kültür hayatını yansıtmış ve şekillendirmiştir. Cemaatçi dünya görüşünün, tasavvuf etkisinin, istikrarlı iktidar yapısının, meclis, bezm gibi etkinliklerin, duygulara yüklenen aşkın, anlamların v.b. Türk toplumunu anlamak ve yorumlamak için önemini belirtiyorum sadece... Bu edebiyattaki anlam zenginliğinin Türk toplumunun karmaşıklığına uygun çok katmanlı okumalara olanak yaratması tasavvufun yadsınamaz bir gerçeği... Ben bile bunu kabul ediyorum... Türk şiiri de etmeli bana göre... İdeolojiler çıkış noktalarını toplumların coğrafi, siyasi, ekonomik ve toplumsal yaşayış tarzlarından alır... Bu sebeple sosyalizmin bu topluma da yakın gelmesi; milliyetçilik kadar normal bir durumdur...
Şiirin bir gençlik meselesi yok. "Stress" meselesi var. Ne kadar stressliyseniz; o kadar iyi şiir yazarsınız. Bu edebiyat post-modern olacaktı ama gördüm ki post-modernizm bütün ideoloji ve felsefelere karşı, evrensellik yerine çoğulcu, her şeyin geçici olduğuna inanan, her alanda seçmecilik yapan, kutupluluk ortamında olan mızıkçı bir düşünce sistemi olduğunu görünce vazgeçtim. Çünkü şiirde özgürlüğü savunuyorum. Post-modernizm politik bir tavırdan öteye henüz gidemedi ne yazık ki... Dine karşı olumlu,ironik, geçmişe bağlı, parçalanmayı savunan bir sistem bana yakın gelmedi. Metinlerin eksik olduğu yerde kiraz düşmesi gibi bir şey yani saçmalık... Hakiki bir dindar Allah'a zaten içten şahsi bir temas halindedir. Bunun şiire yansıtılması kişinin kendi tercihidir. Ben şahsen Tanrı'yı şiirime yansıttım ama sanmayın ki dindarım... Dindarsızım... Allahi bir fikir değil, kendisine bağlanılan ve yaşanılan bir varlık olduğu için ispat edilemez. Yani bu sebeple biz onu göremeyiz. Dindarsızlık imanda aşırılık yapmamaktır. Çünkü aşırı iman bize sorumluluklarımız unutturur ve bizi kaderciliğe sürükler. Ben, Batı şiirini Türk şiiriyle harmanladım hatta divanlarımızı bile saflaştırıp şiire soktum. Ben şiirimiz için elimden gelen her şeyi yaptım. Bakalım toplum buna ne tepki verecek ve benimseyecek mi?
Toplumsal Gerçekçilik sadece Marksizm'e yönelik bir şey olamaz artık. O SSCB zamanındaydı. Nabi, Tevfik Fikret, Mehmet Akif gibi sanatçılarımız da toplumsal gerçekçiydiler. Bunlar varken daha SSCB bile tam analmıyla yoktu. Özellikle XVII.yy. da topluma doğru kayış Nabi ile başladı. O da artık tekkelerin çürüdüğünü daha o zamandan söylüyordu. Ezbere düşünceleri çıkaralım artık. Toplumsal Gerçekçilik artık sadece Marksist düşünmüyor. 1991'den sonra o da Rusya gibi kendini değiştirdi. Yani o da bu dünyada Tanrı'sına kavuştu. Sur'u beklemedi bir nevi... Buna ben Synesarizm (Sessisizm) adını verdim. Yani II.Toplumsal Gerçekçilik Dönemi... Sessisizm şiirde yeni bir çığır açacak. Sözünü bahsettiğim edebiyatın temellerini atacak. Bu entelektüel kriz onun sayesinde aşılacak. Şiiri güzel günler beklemekte... Eğer bu akıma sahip çıkılırsa tabii ki... Ben umutluyum. Sessizliğimiz çok seslilik olacak...
Aristo'dan Valeri'ye kadar pek çok şair ve şiir kuramcısı şiire farklı tanımlar getirmiş, her şair ya da kuramcısı şiire farklı tanımlar getirmiş, her şair ya da kuramcı kendi kafasındaki şiiri tanımlamıştır. Tanımların çokluğu sorunu çözmek yerine daha da anlaşılmaz kılmıştır. Ancak bu tanımların ortak tarafı, dilin ferdi kullanımında ve gizemli oluşunda aranmalıdır. Söz gelimi Valery, düz yazıyı yürüyüşe, şiiri ise raksa benzetir. Sözcükler, tabii şartlar içinde birleştikleri hayattan sökülmekte ve kendilerine verilen tabii manalarını kaybetmekte ve birer musiki unsuru haline gelmektedirler. Şair, dil içinde bir dil yaratmak için yaşar. Şiiri ancak kendi kendisiyle izah edilebilen sıkı bir organizmadır. Şiir güzelliğin ritmik yaratıcılığıdır. Güzellik kendisini isbatlayan marazi bir atmosferden uzaklaşamaz. Bir şairin kullandığı en saf tem, aşk ve kadındır. Bir şiirin sesi ve anlamı bedenle ruh gibidir.
TDK, Türk diline faydadan çok zarar verdi. İnsanları Öz Türkçe saçmalığıyla bunalttı. Bugün İngilizce'ye kayış TDK'nın suçudur. Bizde başkanın dediği dediktir. Bende TDK'ya tepki olarak dili deforme edecek ve zorlayacağım. En garip halk terimlerini dahi şiire sokacağım. TDK olduğu yerde sayıyor. Kitap basmaktan başka bir şey yapmıyor. Sadece yazı dilinin, yazı Türkçesinin koruyucusu, geliştiricisi, özleştiricisi ve ödüllendiricisi olduğunu iddia ediyor. Ama onu bile becerebilmiş değil ne yazık ki... Sözlüğünde çok anlamsız kelimeler var. Benim kelimelerim onlardan daha anlamlı. TDK, Türkçe'yi Türkçe konuşamıyor sorun da bu ya!
Argo insanı özgür kılan bir dildir. Çünkü argo, kullanılan ortak dilden ayrılarak topluluktaki insanların kullandığı özel bir dile dönüşmüştür. Şiir demekte bu demek değil midir? Bence argo şiirde olmalıdır. Marjinal hayatlar çoğaldıkça, yeraltından yeni diller çıkması doğal değil mi, yeni anlatım biçimleri, güzel İstanbul Türkçesi'ne eklenen güzel güzel argolar? Argo, günlük hayatta bütün dağdağasıyla sürmektedir. İnsanlar çarşılarda, pazarlarda, işyerleriyle evleri arasında dört dönmektedir. Sokakta, çarşıda, pazarda herkes herkesin her şeyi olmuştur. Bunca bir yakınlığa karşın kimse kimseyle anlaşamamakta, kimse kimsenin dilinden anlamamaktadır. İşte argo bunu sağlar. Ortak bir toplum içi dil kurmayı. Hayran olunan Avrupa kültürü, kendi tarihi eserlerinin yorumlanmasından ve işlenmesinden doğmuştur. Bizde niye olmasın? Argoya ön yargılama yerine bir de böyle baksak ne olur? Boncuklarımız dökülmez ya?...
Bu harekette Türk kültür ve sanat hayatına bir nebze olsun faydamız dokunabilirse kendimizi bahtiyar sayacağız. Kendimize dönmekte, kendimiz esas olacağız. Bu hususta taassuba gerek yok. Biz zındık değiliz, sadece dindarsısız. Bizde doğulu ve Asyalıyız. Ancak ne milli ne de batılı bir karakterimiz var. Biz sadece şairiz...
Bizde zaten metot yoktu. Ancak ben bir düşünce sistemi sundum: Synesarizm... Tezkireden bir şeyler çıkmaya başladı. Metot artık Batı'dan değil; inşallah bizden onlara gidecek... Türk edebiyatında teorik sahada metot hususiyle, daha çok sosyalistler tarafından yapılmıştır. Ve belli eserler tercüme edilmiştir. Daha çok angaje eserler tercüme edilmiştir. Bizim kendimize has bir inceleme tarzımız var ama metodumuz ya da akımımız yok. Bu yüzden bu alanda genelde sosyalistler söz sahibi. Edebiyat, herhangi bir edebi nesnede yaşamayı başarabilmeli ve bu nesneyi kendi dünyasında yaşatmalıdır. Edebiyatçı daima değişkenliğin somut örneği olan varolmayı yansıtabilmelidir. İnsan soyut bir tarihe sahip değildir. O, kendisini anlayarak tercih içerisinde varolmaktadır. Şiir bugüne kadar, Sanayi Devrimi'nden önce "dinin ve feodal zümrenin köleliğini yapmaktan başka bir işe yaramamış", şimdi de "burjuvazinin malı" olmuştur. Müreffeh sınıfların zevkine hitap etmiştir. Yeni şiir ise, bu refah içinde yüzen entelli bamyadan azınlık sınıfın zevkine hitap etmeyecektir. Şiir, çalışan insanların hakkıdır ve onların zevkine hitap edecektir. Yapı temelinden değişmelidir. Edebiyatta bir skandal yapacağız ve bu skandalı beğenenler kadar beğenmeyenler de olacak... Başarının sırrı nedir bilmiyorum ama başarısızlığın sırrını biliyorum: "Herkesi memnun etmeye çalışmak"...
Şiir dilinde sapma; gerek sözcüklerin ses ve biçim özelliklerinde, gerekse dilin söz dizimi açısından niteliklerinde bilinçli olarak değişikliklere gitmeyi, dilde bulunmayan yeni sözcük ve anlatım biçimlerini kullanma eğilimini içerir. Sanatçı bu eğilimle dile yeni bir güç kazandırmayı, göstergeleri ses ve anlam açısından daha etkili kılmayı, okuyanın/dinleyenin zihninde yeni tasarımlar ve duygu değerleri oluşturmayı amaçlar. Her yeni öz biçimi de beraberinde getirecektir. Yorulan bir şiirin ayak değiştirmesidir bu. Söz açılacak ama anlam kapanacaktır. Umarım Synesarizm(Sessisizm) Türk şiirine yardımcı olur ve II.Toplumsal Gerçekçiliğin yolunu da açar...
SAYGILARIMLA
semih ertürk (semih ertürk) tarafından 16.12.2009 19:14:14 tarihinde eklendi ve 94 gösterildi.
|
|
|
|
ozanAli (05.01.2010 19:46:51)
yazınızla gereken konuda
aydınlattığın için teşekkür ederim selamlar
|
|
|
|
|
Esere ait bilgiler:
Kayıt tarihi:
16.12.2009
Okunma:
94
Yazara ait bilgiler:
semih ertürk
(semih ertürk)
|