E-mail adresiniz: Şifreniz: Beni hatırla   » Yeni üye olmak istiyorum » Şifremi unuttum

PAPATYALAR ÖLMESİN


Gittin ya deliye dönmüştüm. Kabul etmek zordu yokluğunu… Tüm bulutlar kızıldı ve kızıl bir örtü serilirdi gecelerime. Nefes almak bir hayli zordu. Odamın duvarına kara kara hurafeler dolar adeta beni kuruntu denizinde korkulara salardı. Uzun süre küçücük bedenimle sessizce kıvrılırdım yorganıma… Boynum bükülürdü ama babamla ağabeyime karşı hep güçlü olmak isterdim. Onları üzmek istemezdim. Ben çocuğum diye sohbetlerine almazlardı. Ondandır evcilik oyunlarında çocuk olmanın bana zulüm gelişi.

Eğrimi düzelten ellerin, yüreğimi dolduran övgülerin, bana güzel sözler söyleyen dilin, huzura çarşaf seren mavi gözlerin yoktu. Sadece seninle topladığım papatyalar vardı.


Sadece seninle topladığım papatyalar. Onlara seni ne kadar çok özlediğimi anlatırdım gizli gizli. Bir gün içlerinden birisi, bir kaçı ya da hepsi yapraklarını dökerse ne yapardım? Bu düşüncelerle zaman zaman içine düştüğüm dalgınlığımın ağabeyim farkına varmıştı. Yanıma geldi oturdu.


“Ne düşünüyorsun böyle”

“Annemle topladığımız papatyalar”

“Ne olmuş papatyalara...”

“Ya annem gibi papatyalarım da terk ederse bizi”

“Annem bizi terk etmedi ki gitmek zorunda kaldı.”

“Neden”

“Biraz büyüdüğünde anlarsın.”

“Peki, geri dönecek mi?”

Ağabeyim suspus oldu gözlerinin dolduğunu görmem hoşuna gitmemişti bana arkasını döndü.

“Hayır, geri dönmemek üzere gitti.”dedi.

“Papatyalarımı annem topladı bana.”diye avazım çıktığınca bağırdım. Yerimden fırlamıştım annemin dönmeyeceğini duymak beni öfkelendirmişti. Sonra dayanamadım, öfkem buğulu gözlerimden yağmur olarak aktı.

Küçük bir çocuğun bağlanma duygusunu açıklayan düşünürler ne der ne yapar bilmem ama ben kendi duygumun farkındaydım ve acı çekiyordum. Papatyalar benim için annemden kalan ortak yaşam anısıydı. Onların karşısına geçer annemle nasıl topladığımızı ve kahkahalarımızın etrafa yayılış tınısını duymaya çalışırdım. Beni bu bağımdan koparmak anne karnındaki bebeğin yaşam şekli ile dünyaya gelmiş bebeğin yaşam şekli kadar fark yaratırdı. Ben annemle en son birlikte geçirdiğim zamana sıkışmış kalmıştım. Papatyalarla gönül bağım olmuştu.

İlk hırçınlığımı ağabeyimle yaşadım. “bu papatyalar ölmeyecek, ölemez, bakarız biz çaresine” diyerek ağabeyim bana sarıldı. Beni o an ve sonra ki zamanlarda her konuda ve papatyalar konusunda sadece ağabeyim anlıyor ve teselli ediyordu. Onun dediği gibi uzunca bir süre annemle topladığımız papatyalar vazonun içinde yaşadı ya da bana öyle dendi. Sonra saksıya diktik. Kışları uykuya dalarlardı çatı katına götürürdü babam. İlkbaharda tekrar masada aynı saksıda ve vazoda çoğalarak yer alırdı.

Taki ilkokula başladığımda anladım ki papatyalar seninle topladığımız papatyalar değildi anne. Her kış hepsi ölüyordu. Babamla Barış ben üzülmeyeyim diye her bahar yenilerini alıp yeniliyordu. Barış ağabeyim kocaman yürekli bir çocuktu. Üzüldüğünü hep gizlerdi ama birkaç kez gözlerini silerken yakaladım “ah şu sivrisinekler, polenler” dedi güya beni kandırdı.

Bir çocuğun annesini kaybetmesi aldığı nefesin çeyreğiyle yaşamak gibi…

Akciğerlerime yeterince hava körüklenmiyordu sık sık nezle oluyordum. Bir gün “Annemin yaptığı köftelerden istiyorum” diye ağladım. Babam aldığı hazır köftelere annem gibi bayat ekmek içi kattı ama tadı hiç benzemedi. Onu üzmemek için “anneminkinin aynısı olmuş baba” demiştim. Barış çok güçlüydü “anne o beni dokuz yaşıma kadar kandırdığını sandı bende kanmış gibi yaptım. Çok üzüldüm kendimi siyahlar giyerek cezalandırdım çoğu zaman bu yalanı sürdürdüğüm için ama onunla seninle ilgili hiç konuşamadık ki doyasıya.

Babam büyüdüğünde anlarsın kızım der geçiştirirdi, içimde kızılca kıyamet filiz verirdi ya Barış’ı kıracak bir şey yaparsam ya babamı üzersem diye gerisin geri fırtınam sönerdi. Yokluğunun yeri dolmazdı ama sevgime ortak olan dostluklar olurdu zaman zaman. İnsan her şeye alışıyormuş be anne yıllar geçtikçe anılarımızın rengi de soluyormuş. Korkuyorum unuturum senin yüzünü gülüşünü sesini diye.

Bağlandıklarımın benden gitmesi içimde göçükler oluşturuyor.
Papatyaların öldüğünü anladığımı fark ettikleri gün babamla barış benimle konuşmak istemişlerdi ama ben konuşmadım. Bir süre onlarla küstüm. bana barışmak için bir hediye almışlardı. Hediye aklıma gelmeyecek kadar ummadığım bir şeydi. Babam bana at almıştı. Henüz bir yaşındaydı. Hiç düşünmeden adını papatya koyduk. seninle papatya topladığımız yaylalarda gezmeye çıkardık. Önceleri ağabeyim ve babamda olurdu bu gezmeler. Yalnız olmamı istemezlerdi. Artık tek meşguliyetim oydu. Her gün onunla sohbet eder dertleşirdim. Birlikte büyüdük diyebilirim. Çok uysal beni düşünen üzmeyen bir at olmuştu Papatya.

Genç bir kız olduğum için yalnız gezmelerime ve başkaldırışıma boyun eğerdi Barış ve babam. Yirminci yaş günümde bahçede eğlendik coştuk. Arkadaşlarımla ata binmekten başka her şeyi denemiştik dans ettik mangal başında enstrüman çalan Saygın’ı dinledik. Sıra at binmeye gelmişti. Bazen kaderinse yaşayacakların önüne geçilmiyor. Doğru, yanlış diyemiyor adeta nutku tutuluyor. O günde atlarla yaptığımız gezinti de Karun atının eğerini salladı “şırakt” diye bir ses çıktı at hızlandı.

“yarışan var mı?” diye bağırdı Karun.

Hep bir ağızdan “Evet” diye bağırdık atlarımız şaha kalkmıştı. Sonra dörtnala bir koşu başladı. Uçuyordum. Hayatımda belki de ilk kez bu denli bir heyecan tadıyordum.

“Tanrım bitmesin bu rüya,”

Bir zelzele sesiydi çıkan gürültülerle kulağımı tırmalayan. Gözlerimin önü kararmış sisli bir hava oluşmuştu. Sanki o boş araziden çıkmış ormana girmiştim. Karşımda belli belirsiz bir karaltı vardı. Billur gibi bir ışık süzüldü içinden işte o an çok şaşırdım. Sen vardın anne o ışığın içinden bana doğru süzülürcesine geliyordun. Bembeyaz fırfırlı bir elbise üzerinde bana yaptığın papatyadan taç başında gözlerin ışıl ışıldı anne. Berrak bir deniz kadar duruydun. Bana uzanmış pespembe ellerinde kelebekler uçuşuyordu.

Ben tıpkı eski günlerde ki gibi küçücük bir çocuktum sana muhtaç ve gözlerim yağmur yüklüydü. Sana koşuyordum.

“Bitmesin bu rüya bitmesin bu rüya.”dilimde tek dua olmuştu bu sözler. Ve “Anne! Anne! Sana geliyorum anne! Sana geliyorum” beni görmüyorsun ama avuçlarına konan kelebekleri kovuyorsun git git diyorsun.

Bağırıyorum…

Bağırıyorum…

Kokun ise taze melisa kokusu içime ciğerlerimi doldururcasına çekiyorum. Ekşi mentolsü hava boğazımda mayhoş bir tat bırakıyor. Gözlerimde nur yağmurları karşımda bir klopatra var. Hayranlığım özlemime bulaşıyor bulaşıyordu.

“Keşke bitmese bu rüya, uyandırmasa kimse beni...”

Uzaklardan bir ses var kulaklarımda. Bu ses babamın sesi Berfina! Berfina! Gözlerim o kadar ağır ki göz kapaklarım sanki zorunlu inen perde… Bahardan kışa geçiş yapar gibi aralanıyor karşımda Barış var, sağ tarafımda babam, ayakucumda tanımadığım insanlar.

Şükürler olsun diyor babam, şükürler olsun. Ben bir hastane odasındayım neden oradayım hatırlamaya çalışıyorum sanki boyut değiştirmiş gibiyim. Saatler sonra atım aklıma geliyor şahlanışım ve dörtnala gidişimiz. Papatya! Papatya nerde baba şimdi? Neden savurmuştu beni? Oysa çok uysal bir hayvandı.

“Bir şeyden ürktüğünü sanıyoruz.”diyor babam yüzünde kaygılı bir ifade.

“Diğerleri iyi mi?”

“Onlar gayet iyi.”

İçimde bir korku var. ‘Ya papatya ya bir şey olduysa ve vurmak zorunda kaldılarsa!’ İçsesimin dış sesimde yarattığı korkuyla yineliyorum sorumu “Papatyanın akıbeti ne oldu baba?

Babam ellerimi sımsıkı tutuyor Barış yüzünü benden kaçırıyor. Kötü bir şeyler olduğunu seziyorum. Papatyanın her iki ayağıda kırılmış kızım. Kurtarılabilmesi için gereken ne varsa yaptık ama baytar çok acı çekiyor dedi.

“Vurdunuz mu onu?”

Gözlerimden yaşlar süzülüyor o an “ne olur annem gibi papatyada ölmeseydi baba.”

“Henüz değil kızım onun akıbetine sen karar vereceksin. İki gündür uyutuluyor.”

Yorgun bedenimi tekerlekli sandalye de iterken Barış sarsmamak için özen gösteriyor.

“Bence sen görmemelisin onun bu durumunu”

“Hayır! onu görmeliyim onu görmek istiyorum.”

Papatya veteriner gözetiminde yalnız başına tutuluyordu. Yanına sessizce girmek için yavaş diyorum. Ağırca itiyor tekerlekli sandalyeyi. Ellerim yumuşacık yelelerinde sevgiyle dolaşıyor parmaklarımın arasında birkaç kıl kalıyor. Papatya havayı koklayarak ayılıyor. Beni kokumdan tanıdığını düşünüyorum. Gözlerini açıyor, doğrulmak istiyor bacaklarının acısıyla kıvranıyor. Onunda benimde gözlerimizden aynı anda yaş süzülüyor ve benim gözyaşım papatyanın gözyaşının üstüne düşüyor. İstesem bunu başaramam ama gerçek bu benim gözyaşım Papatyanın gözyaşının üzerine düşüyor.

Bakışları bu acıya son ver diyor. Acıyla inliyor. Dizlerimin üzerine iniyorum onu doyasıya öpüyorum. Kulağını kaldırıyorum ve anneme iyi olduğumu söyle diyorum. Gözlerini kapatıyor ve bağırıyor, bağırıyor.
Barış bu kez koluma giriyor. Beni dışarı çıkarıyor kulaklarımda papatyanın sesi ve bir silah sesi dilimde kurşun tadı ve soğukluğu. Babam ve barış üçlü bir yumuk oluyoruz uzunca süre ilk defa doyasıya gizlenmeden ağlıyoruz. Ve ilk defa sabaha kadar senden bahsediyoruz anne.

Papatya şimdi senin yanında ve benden konuşuyorsunuz sizde biliyorum ondan bu hafifliğim.

Anne seni hep hatırlayacağım ama her halinle. Çünkü artık babam seni bize anlatıyor gözleri dolduğunda Barış’ta yalan söylemiyor senin gidişine üzüldüğünü belli ediyor.





Last rose (Songül  A Yılmaz) tarafından 15.5.2017 21:36:13 tarihinde eklendi ve 338 gösterildi.

PAPATYALAR ÖLMESİN isimli esere henüz yorum yazılmamış.

Esere ait bilgiler:

Kayıt tarihi:
15.5.2017

Okunma:
338

Yazara ait bilgiler:

Last rose

(Songül  A Yılmaz)
• Profili

Diğer yazdıkları:

 

© 2008-2009 Yazarlar Topluluğu | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir.