E-mail adresiniz: Şifreniz: Beni hatırla   » Yeni üye olmak istiyorum » Şifremi unuttum

BİR TOP ANAHTAR



O sabah Korkunç bir sarsıntıyla uyandık. Hanım benden önce sıçrayıp kalktı yataktan. Hem, “deprem oluyooo!” diye bağırıyor, hem merdivene doğru koşuyordu. Telaşla ben de yataktan fırladım, koşup kolundan yakaladım. “Korkma! Bak geçti işte! Korkma!” dedim, ama o, beni de sürükleyerek kaçmaya uğraşıyordu daha. “Yahu dışarı gömgök buz! Sabahın köründe bu incecik gecelikle nereye gideceksin! Dur bekle biraz!” diye öfkelendim.
Biz böyle cebelleşirken, tok tok öksürüp balgam atarak sabah namazına gidenlerin ayak sesleri duyuluyordu sokakta. Az sonra, lisenin arkasındaki sokakta bir silah sesi bomba gibi patladı. Tan vaktinin bu alaca karanlığında dalgalan ses, Şardağı’na çarpıp geri döndü. Tam bir tarak mermi boşalttı; kimse?...
Bir dakika bile geçmeden oraya yakın bir yerden bir silah sesi daha; bir silah sesi daha… Patlamalar arasındaki zaman aralığı giderek kısaldı kısaldı ve şehrin dört bir yanından gelen silah sesler birbirine karıştı.
O sabah öyle çok silah sıkıldı, öyle çok mermi harcandı ki, sabahın alaca karanlığında şehrin üstü kızıla boyandı.
Aslında ilçemiz halkı bu silah seslerine, bu patlamalara pek de yabancı değildi, ama böylesi hiç görülmemişti! Bu silah sesleri deprem olduğu içindi; ya öncekiler?...
Zaten Millet Meclisi dağıtılmış, ordu yönetime el koymuştu. Dört-beş aydan beri “Ulusu” ordu yönetiyordu. Devlet erkini elinde bulunduranlar, bunu, “silah seslerini susturmak, halkın huzur ve güvenini sağlamak, bozulan devlet nizamını yeniden tesis etmek” için yaptıklarını ilan ediyorlardı. Onca sıkıyönetime karşın silahlar yine de susmuyor, adam öldürmeler, adam kaçırmalar sürüp gidiyordu ülkede. Her gün otobüsler dolusu insan götürülüyordu sıkıyönetimce… Çocuğunun nereye, niçin götürüldüğünü bilemiyor, soramıyordu analar, babalar! Herkes birbirine kuşku ile bakıyor, ispiyoncular, itirafçılar, fırsatçılar, fesatlar ortada cirit atıyordu.
***
Günlerdir yağan kardan sonra bu deprem de işin cabası oldu. Bu sıkıyönetim ortamında canım sıkkın mı sakın! Kahvaltıyı yapar yapmaz kahvehanede aldım soluğu. Herkes depremin korkusunu unutmuş, o sabah sıkılan silahların sözünü ediyordu:
- Memlekette ne silah varmış yahu!
- Koyun canı değil ya, insan canı bu…
- Herkes canını korumak için…
- Devlet var yahu devlet! Herkesin canını, malını devlet korur!
- ………………………………………………………
- ………………………………………………………

Kahvehanede her kafadan bir ses çıkıyordu. Çayımı içip kalkacaktım, bizim Deli
Kadir girdi içeri. Soluğunu toplamadan kapının eşiğinde başladı esip yağmaya. Bir bardak suda fırtına koparmayı severdi zaten, bu kez de öyle yaptı: “Bu nasıl memleket böyle gardaşlar!” diye bağıra çağıra gelip bulunduğum masada bir boş sandalyeye oturdu. Şapkasının kekmesini yukarı doğru iterken, bacak bacak üstüne atıp arkaya kaykıldı. Hem önüne konulan çayı karıştırıyor, hem söylenip duruyordu:
- Candarması polisi yok mu bu memleketin yahu!
- Memleket cephanelik olmuş da haberimiz yok!
- Bir şehirde bu kadar silah olur mu yahu!
- Gayri burada yaşanmaz, dinime Allah’ıma yaşanmaz!
- Bu nasıl memleket böyle gardaşım!
Bu son sözün üzerine masanın altından elimi uzatıp bacağına dokundum; bana doğru eğildi. “Ortalık zaten karışık, biraz da sen karıştırma,” dedim. Sesini daha da yükselterek: “Ne var! Bişey mi dedik yani!” diye bağırdı. Yeniden başladı esip yağmaya: “Bu nasıl mem…” demeye kalmadan sözünü yarıda kestim. “Bu nasıl memleket böyle!” diye bağırıp durma,” dedim.
- Neden miş o?
- Şu masada oturan iki kişi polis olabilir; sana dik dik bakıyorlar.
- Olsun!... dedi yavaşça.
- Olsunu molsunu bırak, götürmek için adam arıyorlar zaten, dedim.

O iki kişi ile bizim aramızda bir masa daha vardı. Bu masadakilerden biri Deli Kadir’e seslendi: “Sen devletin nizamını beğenmiyor musun yani?” dedi. Deli Kadir’i tanırım, gözünü daldan budaktan sakınmazın biri. Sözün nereye varacağını, kime batacağını, başına ne işler açacağını düşünmeden ağzına geleni söyler. Böyle ölçüsüz konuştuğu için adı “Deli Kadir’e” çıkmış zaten. Şimdi adamın ağzının payını verecek; bunu biliyorum!... “Yanıt verme, sus,” diye uyaracaktım, ama, az önce konuşan adam Deli Kadir’in tetiğine dokunmuştu; Kadir birden patladı:
- Devletin olmadığı yerde nizam olur mu lan!
- Öteki: Yani sen devleti inkar ediyorsun, devlet nizamını beğenmiyorsun, öyle mi?
Bu kez de yan masadan başka bir ses: “Demokrasi babandan miras mı kaldı sana! Devlete dil uzatma bak!...

Baktım ki iş kötüye gidecek, masanın altından elimi uzatıp Deli Kadir’in bacağına bir kez daha dokundum, “kalk gidelim” anlamında göz ettim, ama o, “ben kimseye pabuç bırakmam!” dedi, kalkmadı.

Aslında kahvehanede hiçbir işim yoktu. Evde odun-kömür kalmamış. Hanım, depremin de korkusuyla: “Sakın orda burada eğleşme ha!” diye sıkı sıkı tembih etmişti evden çıkarken. “Pisi pisine bir saatimi öldürdüm!” diye kendi kendime hayıflanıp öfke yağdırarak kahvehaneden çıkıp, odun pazarının yolunu tuttum.
Odun-kömür pazarı da hayli uzak… Bu kış kıyamette nasıl gideceğimi düşünüyordum. Cambazlar telde nasıl usturuplu yürürse, ben de katmerlenmiş buzların üstünde öyle atıyordum adımlarımı. Haftalardan beri hep böyle; kar yağıyor, buz tutuyor; tekrar yağıyor, tekrar buz tutuyor. Yer katmer katmer buz…
Ben kahvehaneden çıkarken küçük küçük atıştıran kar, Kümbet yoluna geldiğimde irileşti; yerdeki katmerli buzların üstü beş dakikada karla örtüldü. Odun pazarına ulaşabilmem için en az on dakika daha yürümem gerek. O anda, -ıslanmasın diye- pantolonun paçasını çorabın içine yerleştirmek geldi aklıma; eğildim. Aklıma geleni yapmadan, baktım ki yerde bir top anahtar duruyor. Üstünü kar örtmemiş daha. “Yeni düşürmüş, kiminse?” dedim. Ne yapacağımı düşünmeden alıp yürüdüm. “Şu kapı anahtarı, şu kasa anahtarı, şu araba anahtarı…” diye diye altı tane anahtar saydım. On beş-yirmi adım gitmemiştim daha, bu kez de, “Bu anahtarı niçin aldım ki?” diye kendimi sorgulamaya başladım. Ya bir hırsızlığın, soygunun, hatta bir cinayetin sonucu ise bu!…” diye korkmaya başladım. Geriye dönüp anahtarı bulduğum yere geldim. Orada, yolun hemen kıyısında küçük bir kulübe vardı; gündelikle çalışan işçiler barınırdı içinde. Anahtarı cebimden çıkardım, bulduğum yere atacağım! Ama, insan elindeki bir top anahtarı bile bile yere atar mı? Bir gören olsa, niçin attın dese nasıl anlatırım bunu… Bu düşünceyle, anahtarı tekrar cebime koyup yürüdüm. Kar, elekten un elercesine yağıyordu. Odun pazarına yöneldiğimde sanki bir kardan adam gibiydim. Orada bir mahalle bakkalı vardı. O beni tanırdı, ben de onu… “En doğrusu şu bakkala bırakmak” diye düşündüm. İçerde iki bayan müşteri daha vardı. Yüzüme ters ters bakarak çıktılar. Anahtarı cebimden çıkarıp terazinin kefesine bıraktım: “Şu kulübenin oraya, yolun ortasına düşürmüş, kiminse? Belki gelip sana sorarlar,” dedim. Bakkal Ali, gözüme dik dik baktı. “Ben almam onu abi! Alıp da elin anahtarını başıma bela edemem! Ya bir olaya bulaşmışsa!” dedi.
Hiç üstelemeden alıp dışarı çıktım. Hem yürüyor, hem, “bakkal Ali’nin aklı kadar akıl yok bende!” diyerek kendime kızıyordum.
Bakkal Ali’nin tavrı ve benim akılsızlığım yüreğime dert olmuştu. Bu kez kesin kararlıyım; gidip bulduğum yere atacağım. Kar iyice hızlandı; ayak izlerimi hemen kapatıyor. Evde odun-kömür bekliyorlar, biraz ivedi olmam gerek.
Anahtarı bulduğum yere tekrar geldim. O uğursuz şeyi cebimden çıkardım. Olası bir sorgulama durumunda bilmem gereken ayrıntılarını bir kez inceledim, tek tek saydım; “kelepçeye benzer gümüş rengi anahtarlığa takılmış altı tane anahtar…” Belleğime yerleştirdim bunu. Şimdi yere atacağım, ama bu kez de kör olası şeytan… beni kendi halime bırakmıyor ki, aklımı çelip duruyor; üstünü kar kapatırmış da… adamın evi, işyeri, arabası kilitli kalırmış da… çoluğu çocuğu perişan olurmuş da… Bir anahtarlara baktım, bir boyuma posuma… korkaklığımdan arlandım, atamadım.

***
Odunu, kömürü bir at arabasına yükledik. Onlar hızlı hızlı önden gidiyor, ben de olanca hızımla onlara ulaşmaya çabalıyordum. Az önceki bakkalın karşısında bir cami vardı. Baktım, insanlar ikindi namazından çıkıyorlardı. Sanki kimsenin akıl edemeyeceği ince bir düşünce şıp diye aklıma düşmüş gibi, caminin önüne varıp dikildim. Kapıdan çıkanlar, “acaba dilenci mi?” diye önce bana bakıyor, sonra da yere attığı ayakkabılarını hiç eğilmeden giyip yürüyorlardı. En son caminin imamı çıktı kapıdan. O da ayakkabısını yere attı, ökçesini eze eze giymeye çalışıyordu. Göz göze gelir gelmez selam verip anahtarı uzattım; “şu kulübenin oraya, yolun ortasına düşürmüş; kiminse? Belki gelip size sorarlar…” dedim. İmam, elini bile uzatmadan: “Faili meçhul bir hadiseye duhul olmuş olabilir. parmak izi, ifade, falan filan… işin yoksa git git gel! Ben sevmem öyle işleri” dedi, bir de akıl verdi bana: “en doğrusu götür, aldığın yere bırak…” dedi. At arabası uzaklaşmış, gözden kaybolmuştu. Onlara ulaşabilmek için adımlarımı iyice hızlandırmıştım ki, birden kendimi “olay mahallinde” buldum; anahtarı eğilip aldığım noktaya gelmiştim. Bir titreme tuttu beni! “atsam mı? atmasam mı?”
***
Eve geldiğimde hava kararmıştı. Gönderdiğim odun-kömür kar altında duruyor. Çocuklar üşümüş! Hanım ne bişey soruyor, ne yüzüme bakıyor! “Aldığın odun da kömür de başında parçalansın!” der gibi bir çalım içinde. Sobayı alelacele tutuşturdum. İçeri biraz ısındıktan sonra ceketimi çıkarıyordum. Alışık olmadığı bir ses hanımın kulağına çarpmış olmalı ki, olanca öfkesiyle: “ne o cebinde şakırdayan?” dedi. Avucumdaki bir top anahtarı, “buldum da…” diyerek ona doğru uzattım. Sanki zehirli yılan görmüş gibi titredi. “Aferin sana, sabahtan beri araya araya bunu mu buldun!” Hayırsızın mı, Uğursuzun mu!... diyerek söylendi durdu… yarım saat o konuştu ben dinledim, o konuştu ben dinledim… son söz olarak da: “Ben o uğursuz şeyi evime almam; bir arama tarama olsa… hemen götür, aldığın yere at gel!” dedi. Altını ıslatan çocuk gibi, gözlerimi kaçırıp durdum ondan.
Gece yarıyı geçmiş. Yorgun bir uykudayım. Hanımın sıçrayarak yataktan kakmasına ben de uyandım. “Hayırdır hanım, bir yanın mı ağrıyor?” dedim. “Bir yanım değil, her yanım ağrıyor!” dedi, sonra da ekledi: “Eve bir yılan girdi! Odadan odaya akıp duruyordu. Ben zangır zangır titriyor, saklanacak delik arıyordum ki, birden gelip koynuma girip çöreklendi” dedi. Velahavle çekerek başparmağı ile çenesini yukarı itip, dişlerini birbirine vurdu, mutfaktan bir yudum su içip geldi.
Dünden beri yağan kar sabaha karşı dinmiş, her taraf çatır çatır buza kesmiş. Kafamı gözümü sarıp sarmaladım, kahvaltı bile yapmadan evden çıkmaya hazırlanıyordum. Niyetim, o imamın dediği gibi, “faili meçhul bir hadiseye duhul olmuş olsa da…” götürüp polise teslim edeceğim; son yargım bu… Hanım, kahvaltı yapmadan evden çıkacağımı anlayınca: “Ne o! bulduğun anahtarla hazinenin kapısını açmaya mı gidiyorsun!” deyip sırtını döndü. Açlığım tokluğum umurunda bile değil.
Hanımın akşamdan beri sergilediği onca hırpalayıcı tavrına karşın ben sözü biraz enginden alarak: “Bak!... şimdi gidip bu anahtarı polise teslim edeceğim, ama, bir hırsızlığa, soyguna, vurguna bulaşmışsa beni hemen bırakmazlar. Belki sıkıyönetime bile götürebilirler. Öyle bir şey olursa korkma, telaşlanma… birkaç gün sorgulayıp bırakırlar.” diyerek başıma gelebilecekleri uzun uzun anlattım, sonra da helalleşir gibi arkama baka baka evden ayrıldım.
Emniyetin kapısındaki nöbetçi polis, niçin geldiğimi sordu. Ürkek ve titrek bir sesle: “bunu buldum da…” dedim. Yüzüme kuşkulu kuşkulu baktıktan sonra, “geç!” dedi. Giriş kapısının solunda danışmadaki polis de aynı şeyi sordu, usumdaki kalıplaşmış cümleyi ona da söyledim. “kimlik…” dedi. Soğuktan morarmış elim titreye titreye nüfus cüzdanımı çıkarıp uzattım. Kimliğim küçük bir kutunun içine hapsedildi; üzüldüm! Danışmadaki polisle birlikte baş komiserin odasına girdik. Polis: “Baş komiserim, bu şahıs bir top anahtar bulmuş,” deyip çıktı. Usumdaki cümlenin kalıbını biraz genişleterek olayı baş komisere de anlattım. Baş komiser, telefonun ahizesini kaldırıp tek tuşla Emniyet Amirine ulaştıktan sonra, beni, az önceki polise teslim etti. Emniyet Amirinin kapısına vardık. Polis, kapıyı tıklatıp girdi. O, kapının bir adım içinde, ben bir adım dışındayım.
Polis: “Amirim, şahıs bir top anahtar bulmuş da, onu teslim etmek istiyor” dedi. Emniyet Amiri; “Anahtar, zapturapt altına alınsın, şahsın da ifadesine başvurulsun!” dedi. Giriş kapısının sağındaki gasp ve hırsızlık masasına geçtim. Görevli polis, üç beyaz kağıdın arasına iki kopya kağıdı koyup daktiloya yerleştirdi. Anamın adı, babamın adı, doğduğum yer, yıl derken birinci sayfanın yarısı doldu. Hanımın gördüğü düş beni de etkilemiş; masanın üstüne bıraktığım anahtarlar, sanki ben baktıkça canlanıyor, başını, kuyruğunu oynatıyor gibi…
İçinde kurşun eriyormuş gibi yanan gri yaldızlı sobanın yanına dikilip hazırola geçtim. Polis: “şimdi hadiseyi olduğu gibi anlat!” dedi.
“Hükümet işi kıldan ince, kılıçtan keskince olur! ” korkusuyla dura dura, düşüne düşüne soruları yanıtlamaya başladım:
Polis: Bu anahtarları bulunduğu yerden hangi maksatla aldın?
- Efendim, işe yarar bir şeyin kar altında kalmasına gönlüm razı olmadı. Belki sahibini
bulur da veririm diye…
Polis: Bunun bir gasp, hırsızlık, soygun sonunda oraya atılmış olabileceğini düşünmedin mi?
- Hayır efendim…
Polis: Niçin düşünmedin?
- Düşünemedim efendim!
Polis: Peki, bu anahtarları bulunduğu yerden almakla, faili meçhul bir olayın suç delillerini karartacağın hiç aklına gelmedi mi?
- Hayır efendim…
İfadem alındıktan sonra, polis "Şimdilik gidebilirsin, ama, seni her an tekrar çağırabiliriz" dedi.
dışarı çıktım. Her tarafım ter içindeydi. Hem o zehirli yılandan kurtulmuş olmanın sevincini duyumsuyor, hem de, " “Bundan sonra yerde ceset görsem bakarsam,, altın bulsam alırsam...!”. diye yeminler ediyordum.

Şimdi evime gideceğim. Odun-kömür de almışım; sobanın yanında minder, üstünde ben; gözümde tütüyor mutluluk!...


dogan.soydan@hotmail.com (doğan soydan) tarafından 23.2.2015 14:11:03 tarihinde eklendi ve 814 gösterildi.

BİR TOP ANAHTAR isimli esere henüz yorum yazılmamış.

Esere ait bilgiler:

Kayıt tarihi:
23.2.2015

Okunma:
814

Yazara ait bilgiler:

dogan.soydan@hotmail.com

(doğan soydan)
• Profili

 

© 2008-2009 Yazarlar Topluluğu | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir.